Sabahattin Ali Bütün Öyküleri

Sabahattin Ali Bütün Öyküleri
Kitabın Yazarı:Sabahattin Ali Kitap Türü:Öykü/Hikaye Yayınevi:Mavi Çatı Yayınları Yayınlandığı Yıl:2019 Sayfa Sayısı:170 ISBN:9786052944523 Kitap Puanı:8 / 10 | Yorum: 2

Fiyat Listesi / Satın Al

YazarOkur:bedava al KitapYurdu:3,44 TL D&R:6,60 TL Amazon:14,84 TL e-kitap,pdf,epub: *

8
Berbat Sıkıcı Ehh işte Güzel Harika
Güzel
Giriş Yap Üye Ol

Sabahattin Ali Bütün Öyküleri - Sabahattin Ali

Kitap Türü:Öykü/Hikaye

Puan Tablosu

Arka Kapak Bilgisi

Sabahattin Ali Bütün Öyküleri Özet

Hanende Melek



Hanende şarkı söylemeyi kendine meslek edinmiş kişi demektir. Günümüz Türkçesinde ise Şarkıcı olarak adlandırılır. Öykünün ana karakteri Melek de bu yüzden Hanende Melek olarak bilinir ve tanınır.

Üç kişiden oluşan saz heyeti yerlerini almış, kahve yavaş yavaş dolmaya başlamıştır. Bu sırada dava vekili olarak bilinen Hüseyin Avni mekana girer. Hüseyin Avni bir zamanlar Hukuk Mahkemesi üyesiymiş. Fakat sürekli sarhoş olunca onu üyelikten çıkartmışlar. Bunun üzerine dava vekilliği yapmaya başlamış fakat pek de başarılı değilmiş. Ufak tefek işler yapıp evde üç çocuğunu ve karısı bırakıp kazandığı parası ile içermiş.

Hüseyin Avni’nin yeni tutkusu da Hanende Melek’tir. Melek onun kapıdan girdiğini görünce yine iç geçirir ve keyfi kaçar. Kendisini o kadar sevmezdi ki onun aldığı bilezikleri hala koluna takamıyordu. Melek her ne kadar istemese de Hüseyin Avni bunun cilve olduğunu düşünüp daha da üzerine giderdi.

Hanende Melek şarkılarını söyleme başladığında Hüseyin Avni sürekli kendi istek parçalarını ona göndermeye başlar. Melek de sorun yaşanmaması için şarkıları tek tek söylemeye devam eder. Bu sırada Hüseyin Avni’nin küçük kızı gelir ve onun eve dönmesini ister. Fakat Hüseyin Avni onu herkesin önünde kovar.

Hanende Melek şarkılarını tamamladıktan sonra ayrılmak için hazırlanır. Bu sırada Hüseyin Avni gelir ve onu bırakmak istediğini söyler. Melek bunu kabul etmez. Bunun üzerine Hüseyin Avni kızar ve bu kadar nazın da fazla olduğunu söyler. Melek’in kolunu sıkıca tutar ve kabalaşmaya başlar. Melek çevresine bakınarak yardım arayışındadır fakat kimse bulaşmak istemez. Hüseyin Avni son kez sert bir şekilde gelip gelmeyeceğini sorar. Melek yine hayır deyince tokatı yüzüne yer. Bunun üzerine kahveci ve iki çırağı Hüseyin Avni’yi dövmeye başlar. Sonrada onu alıp kahvenin önüne yağmurun altına bırakırlar.

Melek yaşadığının şokunu atlatır. Garsona hadi gidelim diyerek kahveden çıkar. Çıktığında yerde Hüseyin Avni’yi ve başındaki küçük kızı görür. Kız ağlayarak babasını kaldırmaya çalışır ama başaramaz. Bunun üzerine Melek yanındakilere adamı kaldırmalarını ve eve kadar taşımalarını ister. Onu sürükleye sürükleye eve kadar götürürler. Eve geldiklerinde kapıyı karısı açar ve Melek’e bakarak “demek şimdiki de sensin ha?” der.

Melek cevap veremez. Garson adamı evine bırakır. Melek fazla dayanamaz. Çantasında Hüseyin Avni’nin ona hediye ettiği bilezikleri ve bir çift küpeyi çıkartıp “bunlar sizin” deyip kadına verir. Daha sonra küçük kıza dönüp ona sarılır. Çantasından aldığı yevmiyeyi çıkartır ve kızın avucuna sıkıştırır. Daha sonra hiç arkasına bakmadan oradan uzaklaşır.



Bir Cinayetin Sebebi



Hikayenin ana karakteri olan Hüsameddin yeni öğretmen olmuş, Anadolu’ya tayini çıkınca aldığı harcırahı yemiş, sonrada yol parası için birini öldürmüştür. O yüzden ağır ceza mahkemesi hıncahınç doludur ve herkes mahkemeni ne karar vereceğini ve dahası böyle bir cinayeti işleyen adamı görmek istemektedir. Hüsameddin mahkemeye çıktığında ise işin aslının hiç de bilindiği gibi olmadığını, bu cinayetin asıl sebebinin aşk olduğunu söyler.

Liseli bir kız Hüsameddin ile tanışmak ister ve bunun içinde arkadaşlarını devreye sokar. İlgi kızdan gelince Hüsameddin biraz çekingen davranır ama kız peşini bırakmaya pek niyetli değildir. Fakat zamanla kızı tanıdıkça aslında kız ile çok ortak noktaları olduğunun farkına varır. Git gide ona olan ilgisi artar ve bu ilgi aşka dönüşür. Fakat Hüsameddin’in ilgisi arttıkça kızın ilgisi azalmaya başlar ve ondan git gide uzaklaşır. Hüsameddin buna dayanamaz. Hüsameddin ne yaparsa yapsın kız artık ona ilgi göstermez.

Bir gün kız adliyeye gider ve Hüsameddin’e de denk geldiklerinden oda kıza yakın olmak için onlarla birlikte gider. Bir cinayet davasıdır ve katile olan ilgi çok fazladır. İlgili olanlardan biri de Hüsameddin’in aşık olduğu kızdır. Hüsameddin katili kıskanmaya başlar. Çünkü ne yaparsa yapsın kızın ilgisi çekememiştir ama bir katil bunu başarmıştır. O da artık ne yapacağını biliyordur. Gider ve bir adam öldürür. Fakat mahkemeye çıktığında ne kadar da beklerse beklesin o kız Hüsameddin’i görmeye gelmez.



Bir Siyah Fanila İçin



Güzin Hanım kısa lacivert etek ve beyaz bere girmiş alımlı bir kızdır. Kadıköy vapurundan inince boyacının onun adını söylemesi garibine gider. Boyacı kendisini tanıyıp tanımadığını sorduğunda istemeye istemeye tanımadığında ısrarcı olur. Fakat boyacı da inatçıdır. Bunun üzerine boyacı Ömer kendini tanıtır. Mülkiyeli Ömer.

Adı duyunca Güzin Hanım Ömer’i tanır ve haline çok şaşırır. Nasıl olurda bu hale geldiğini merak eder. Bunun üzerine de Ömer hikayesini anlatmaya başlar.

Ömer tayini gereği Anadolu’nun uzaklarda bir kasabasına gitmek zorunda kalır. Alt tarafı iki sene diyerek kendini avutur ve yola koyulur. Fakat daha kasabaya varmadan aksilikler başlar. Yolun kötü olması nedeni ile bazen arabadan inerek yürümek zorunda kalırlar. Ömer bu kasaba ne yaptığını o zaman sorgulamaya başlar.

Ömer kasaba çevresini dolaştıkça hayatın ne kadar basit olduğunu anlamaya başlar. Kendini çok yalnız hisseder ve İstanbul’u çok özler. Öyle bir noktaya gelmişti ki iki seçeneği vardı. Ya istikbalini yakıp İstanbul’a gidecek, ya da burada aklını yitirecekti. Ama tam kararını vermesine neden olan siyah bir fanilaydı. Aynaya baktığında sırtındaki siyah fanilayı görünce bir türlü bunu ne zaman giydiğini ya da nereden geldiğini anlayamaz. O an aslında kendini keşfeder. Kendisinden bir efendi olmayacağını daha çok bir serseri olacağını kavrar. Bunun üzerine İstanbul’un yolunu tutar.


Viyolonsel



Hikaye bu kez Afrika’nın kimsenin uğramadığı sapa bir köyünde geçiyor. Köye nadir olarak gelen seyyahlar köyde Avrupalı tarafından yapıldığını sandıkları bir kulübe görürler. Kabile reisine bunun kime ait olduğunu sorduklarında iki yıldır bir beyazın burada yaşadığını öğrenirler. Bunun üzerine onunla tanışmak isterler fakat adam ormanın içinde bir toprak yığının yanında kendi başına viyolonsel çalmaktadır.

Viyolonsel çalan adamın hikayesi aslında romantik bir aşk hikayesidir. İki genç tanışır ve birbirlerine ilgi duyarlar. Kızın en büyük sevgisi viyolonsel çalmaktır. Öyle ki adam bazen kızın viyolonseli ondan daha fazla sevdiğini düşünmeye başlar. Bunun üzerine adam daha fazla dayanamaz ve bunu kıza söyler. Kız da viyolonsel çalmayı bir şartla kabul edeceğini söyler. Bu istek hayata veda ederken yanı başında sadece viyolonsel çalınmasıdır. Adam bunun sözünü verir.

Bir gün bir deniz gezisine çıkarlar fakat fırtınaya yakalanırlar. Gözlerini açtıklarında ise kendileri Afrika’nın ücra bir köyünde bulurlar. Buraya uğrayanın pek olmaması üzerine burada kendilerine bir hayat kurmaya çalışırlar fakat kız hastalanır. Durumu gün geçtikçe kötüye gider. Adam kıza verdiği sözü hatırlar ve ona viyolonsel çalmayı öğretmesini ister. Böylece ölmeden önce sözünü tutabileceğini düşünür.

Adam ağaçlardan kendisine bir viyolonsel yapar ve kadın da ona nasıl çalacağını öğretir. Sonra bir şarkı seçer ve bunu ancak öleceğinin kesinleşmesinde öğreteceğini ve ölüm anında o şarkıyı çalmasını ister. Adamın içini bir korku kaplar. Kısa zaman içinde şarkıyı öğrenebilip çalabileceğine dair şüpheleri vardır. Kadın artık kesin öleceğini hissettiğinde şarkıyı adama verir. Adam hemen şarkıyı öğrenmeye başlar ama kadının da son anları yaklaşmıştır. Adam şarkıyı öğrenip eşinin başına geldiğinde şarkıyı çalmaya başlar ama kadın gözlerini kapatmıştır. Ve bir daha hiç açmaz. İşte adam sevdiği kadın şarkıyı duyar diye mezarı başında sürekli o şarkıyı çalar.


Komik-i Şehir



Komik-i Şehir Türk doğaçlama tiyatrosunda ustalığın en yükseğine erişmiş olan sanatçıya verilen isimdir. Öykünün ana kahramanı Rahmi gezici bir tiyatronun sahibidir. Tiyatro gibi en büyük aşkı da İzmir’li Yahudi birinin kızı olan Viktor’du.

Tiyatro başladığında bir anda tabancalar patlar. Herkes bir tarafa kaçışırken Viktor ortadan kaybolur. Tiyatroyu basanlar Viktor’u kaçırmışlardır. Bunun üzerine Rahmi ilk olarak Candarma(Jandarma) komutanına gider ve peşlerinden gitmelerini ister. Fakat hava kötü olduğu için komutan buna yanaşmaz. Bunun üzerine Kaymakama gider ve yalvarır fakat kaymakam da bir kadın için bu havada yollara düşmek istemez. Bunun üzerine Rahmi bir at kiralar ve peşlerinden bir başına gider.

Günler sonra Viktor’u kaçıranlar ile karşılaşır. Viktor’u ona verip oradan uzaklaşırlar. Rahmi de perişan olmuş aşkını kucaklayıp kasabaya geri getirir. Fakat ona kavuşmanın mutluluğu pek uzun sürmez. Kaymakam olaydan sonra bir şey yapmamış gibi görünmemek için Viktor’u çağırır ve yapanların eşkâllerini tarif etmesini ister. Fakat Viktor’un güzelliği karşısında kendini kaybeder ve ona sahip olmaya çalışır. Viktor karşı çıkıp tokat atınca da kaymakam onu hayat kadını olmakla suçlar ve geneleve attırır. Rahmi yine kaymakama yalvarır ama geri dönüş yoktur. Rahmi kendini iyice kaybeder ve Viktor’u serbest bırakmazlarsa kaymakamı öldüreceğini söyler. Bunun üzerine kaymakam Rahmi ve tiyatroda çalışan herkesi düzeni bozmak suçundan tutuklattırır ve kasabadan gönderir. Araç yolda kaza yapar ve çaya uçar. İçinden sadece bir kişi kurtulur. Onun itirafına göre de bu kaza değil aslında bir cinayettir.


Değirmen



Değirmen Sabahattin Ali’nin aşkı anlatan en güzel öykülerinden bir tanesidir. Bu aslında bir çingenenin aşk hikayesidir.

Bir grup çingene yine göç ederken bir değirmenin orasını çok beğenirler ve buraya yerleşmeye karar verirler. Değirmende yaşlı bir adam bir kolu olmayan kızı ile birlikte yaşar. Kız daha çocukken kolunu değirmenin çarklarına kaptırmıştı. Sakat olduğu için de evlenmeden babası ile değirmende kalmıştı.

Çingeneler arasında Atmana lakaplı yakışıklı bir delikanlı vardır. Tüm kızlar ona yanık olsa da o kimseye yüz vermezdi. Fakat o da kalbini değirmencinin kızına kaptırmıştı. Kız da ona yanıktı ama kızın sakat olması büyük dertti. Çünkü kız sevdiği adamın ona acımasını istemiyordu. Sevdiği adamın sırf acıdığı için noksan biri ile birlikte olmasını istemiyordu. Fakat Atmaca da seviyordu. Bir yolunu bulup onu ikna etmesi gerekliydi. Bunun üzerine en iyi yaptığı şeyi bir akşam değirmende yapacağını duyurdu ve herkesi oraya topladı. Atmaca o gece içten çalacaktı ama başka bir planı daha vardı. Son kez sevdiğinin gözlerinin içine bakarak çaldıktan sonra bir kolunu değirmenin çarkına soktu.


Birdenbire Sönen Kandilin Hikayesi



Sabahattin Ali’nin ölümü farklı bir şekilde ele aldığı en ilginç öykülerinden bir tanesidir.

Hastalık nedeni ile kafa dinlemek için ücra bir yerde dolaşan adamın gözüne tepede taş bir bina çarpar. Merakına yenik düşerek taş binanın oraya gider. Kimsenin olduğunu sanırken birden taş kulenin esrarengiz adamı ile karşılaşır. Adam ona direk olarak birdenbire sönen kandilin hikayesini bilip bilmediğini sorar. Adam da bilmediği için hayır diye cevap verir. Bunun üzerine esrarengiz adam onu taş kulenin içinde bir yere götürür. Kulenin en tepesine çıkarlar ve esrarengiz adam birdenbire sönen kandilin hikayesini okutur.

Hikayeyi ünlü bir yazar yazmıştır. Yine odasında yazı yazmaya çalışırken birdenbire hiçbir neden yokken masasında yanan kandilin söndüğünü görür. Fakat buna bir anlam veremez çünkü odada ne kandili söndürecek bir esinti vardır ne de kandilin sönmesine neden olabilecek bir sorun. Bu onu derin bir merakın içine iter ve kandili söndüren şeyin ne olduğun bulmak için bir arayış içine girer. Önce normal kandil ile bunu çözmeye çalışır ama başaramaz. Bunun üzerine kandil şeklinde taş bir kule yaptırır ve en tepesine yerleşerek camdan dışarı bakarak alevi neyin söndürebileceğini arıyordu. Bu arayış yıllar sürmüştü ve artık cevabı bulmaya yakın olduğunu hissediyordu. Sebepsiz yere sönen kandilin sırrını çözmek üzereydi. İşte kandili sebepsiz yere söndüren neden artık tam karşısındaydı...

Derken hikaye burada biter. Adam esrarengiz adama dönerek hikayenin neden burada bittiğini ve bu kuvvetin ne olduğu sorar. Esrarengiz adam da ünlü yazarın bir gün bu masada elinde kalem ile ölü bulunduğunu söyler.


Kurtarılamayan Şaheser



Kurtarılamayan Şaheser Sabahattin Ali’nin aslında oluşturduğu bir efsanedir.

Genç bir şair sevdiği kadını etkileyebilmek için çok güzel şiirler yazar ama bir türlü sevgilisini ikna edemez. Herkes şiirleri ile kendinden geçerken bu kız şairin şiirleri ile kendinden geçmiyordu. Genç kız şaire ne zaman kendinden geçmesini sağlayacak bir şiir yazarsa o zaman kalbini alacağını söyler. Bunun üzerine şair şehrin her köşesini dolaşarak en iyi şiiri yazmak için uğraş verir. Tam üç ay sonra gümüş bir kalem ile gümüş ciltli deftere şiirini yazıp kıza gönderir. Fakat kız bu şiiri de yeterli bulmaz.

Bunun üzerine şair 6 ay boyunca ülkenin bütün filozoflarını, şairlerini dolaşır. Şehir şehir dolaşarak en mükemmel şiiri yazmaya çalışır. Bununla kalmaz köyleri, uçsuz bucaksız yerleri dolaşarak mümkün olduğu kadar farklı şeyler ile yüzleşmeye çalışır. Ve tam bir buçuk sene sonra altın bir kalem ile altın ciltli bir deftere şiirini yazıp sevdiğine gönderir. Fakat bu şiir de yeterli olmaz.

Bunun üzerine şair çözümün kendi içinde olduğuna karar verdi. İki sene hiçbir insanın olmadığı çöllerde dolaştı. Böylece hiçbir şey duymadan sadece kendi iç sesi ile yüzleşebilecekti. Sadece güneş, ay ve kum vardı. İki sene sonra bu kez engin denizlerde bir başına dolaştı. Ardından buz sahralarında yıllarını geçirdi. Ve ardından artık arzuladığı şeye erişmişti. Tam üç ay uğraşarak bir siyah kalem ile siyah meşin ciltli deftere şiirini yazıp sevdiğine yolladı.

Bu kez cevap direk kapısına gelmişti. Sevdiği kız kapısına gelmiş ve hiç kimsenin onun şiiri ile yarışamayacağını haykırıyordu. Artık ona sevgilim diyordu. Fakat bir sorun vardı. Şair kızın söylediği hiçbir şeyi duymamıştı. Yıllarca en mükemmel şiiri yazmak için kendini her şeyden soyutlamıştı. Kız bunun üzerine iki sevgili arasında daha değerli bir şey olduğunu anladı. Şairden ona sahip olması için yazdığı bu şaheseri yakmasını istedi. Ama şair bunu kabul etmedi. Bunun üzerine defteri alevlerin içine attı. Şair şaheseri kurtarmak için atıldı ama karşısında sevdiği kız vardı. Boğuşmanın sonunda şair şiirini kurtarmak için kızı boğmak zorunda kaldı. Kavrulan defteri açtığında ise elinde sadece kül vardı. Bunun üzerine şairin bedeni cansın yıkılıverdi.



Bir Orman Hikayesi



Sabahattin Ali’nin ormanı değerini ve daha önemlisi birlik olmanın önemini anlattığı öykülerden bir tanesidir.

Ormanın derinliklerinde yaşayan köylüler zamanla ormanın onlar için ne kadar değerli olduğunu anlar. Tüm ihtiyaçlarını ormandan sağlarlar. Orman artık onlar için olmazsa olmaz hale gelmiştir. Fakat bir gün hükümetin ormanın bir ucunu işlemesi için bir şirkete verdiğini duyarlar. Onlardan uzak olduğu için ve hükümet ile uğraşmak istemedikleri için buna pek ses etmezler. Fakat kesilen ağaçlar artmakta, çorak topraklar da genişlemekteydi. Sonunda şirket köyün olduğu yere kadar gelmişti.

Köylüler böylece işin tehlikesinin farkına vardı. Birlik olup ne olursa olsun şirketi kendilerinin bildikleri ormana sokmayacaklardı. Bunun üzerine şirket dalaverelere başvurarak köylüyü zor duruma sokar. Köyde artık yaşamak iyice zorlaşır. Bunun üzerine köylüler ağaçlarının yok olmasına göz yummak zorunda kalırlar.

Fakat şirketin hiç durmaya niyeti yoktur. Tüm ağaçları ellerinden almaya kararlıdır. En baştan beri oluşmayan acı köylülerin içinde oluşur. Artık ellerinde son ağaçların olduğu ufak bir alan kalmıştır ve şirket buna da göz dikmiştir. Bunun üzerine köylüler ellerine ne geçerse alıp ağaçları korumak için onların altına yerleşir. Şirket çalışanlarını da oradan kaçırırlar. Bunun üzerine hükümet iki jandarmayı köylülerin üzerine sürer. Fakat köylülerin de artık kaybedecek bir şeyi yoktur ve ellerinde ne varsa onlara saldırırlar. Fakat bunun yanlarına kalmayacağını da biliyorlardı. Bir sonraki gün jandarma kalabalık olarak gelir ve tüm köylüleri ipe dizer. Artık orman yoktur...


Bir Delikanlının Hikayesi



Sabahattin Ali’nin belaltı diyebileceğimiz nadir öykülerinden bir tanesidir. En büyük tesellisi kitapları olan yalnız adam kadınları hiçbir zaman inkar etmez. Kadınlara karşı olan hislerini bazen kontrol etmekte zorlanır. Bunun gibi bir zamanda kendini fazla tutamaz ve sokağa atar. Öyle ki artık tüm kadınlar birbirine benzemeye başlar. Hızlı hızlı yürürken bir kadına çarpar. Daha sonra dikkatlice bakınca onun 16 yaşında genç bir kız olduğunu anlar. Bulundukları yer ıssız bir köşe başı olunca hazzına yenik düşer ve kolundan tutup bir köşeye çekmeye çalışır. Fakat kız direnir ve evinin uzakta olup olmadığını sorar. Bunun üzerine adam kız ile birlikte yürüyerek evine giderler.

Eve girmeleri ile birlikte adam kızı öpmeye başlar fakat kız bunun üzerine ağlamaya başlar. Adam bunun üzerine bir şaşkınlık yaşar. Buna anlam veremez ve madem böyle yapacaktı eve neden geldiğini sorar. Kız cevap veremez ve adam kendi kendine olanı anlamaya çalışmaya devam eder. Önce daha fazla para kazanmak için yaptığını düşünür. Sonra bunun gerçek bir ağlama olduğunu ve karşısında gerçekten masum bir kızın olduğu anlar. Bunun üzerine onu teselli etmeye çalışır. Bu aralarında farklı bir yakınlaşmaya neden olur. Kız daha sonra yeniden geleceğini belirterek evden ayrılır. Adam da tekrar tek tesellisi olan kitaplarına geri döner.


Bir Gemici Hikayesi



Adından da anlaşıldığı gibi bir gemide ateşçi olarak çalışan genç bir delikanlının hikayesidir. Hiçbir özelliği olmayan ve hep baba parası ile yaşayan bir genç babasını kaybettikten sonra geçim sıkıntısı yaşar ve karşısına gemi ateşçiliği işi çıkınca gemici olur. Bu aslında kendisi için de mükemmel bir iştir çünkü kekemedir. Böylece fazla kişi ile muhatap olması gerekmez ve işten arta kalan zamanını denizi dinleyerek geçirir.

Geminin kaptanı ki kendisine Fıçı Kaptan demirmiş, pek de iyi biri değildir. Tayfalara sadece bakla yedirirken kendi ziyafet çekermiş.

Ateşçi genç yine işini yaparken derin düşüncelere dalar. Bu işi daha ne kadar yapacağını bilemez. Böyle ağır bir işte birkaç yıldan fazla dayanmak pek mümkün değildir. Tam bu sırada bakladan olsa gerek midesinde açlıktan bir gurultu duyulur. Bu sırada kaptanın kapısından gelen et kokusu burnuna gelir ve kendini kaybeder. Tayfalara gidip kaptandan et istemelerini, vermezse zorla almalarını söyleyerek bir ayaklanma başlatır. Bunun üzerine geminin kaptanı olayı yatıştırmak için tayfalara yarım koyun verir. Fakat kaptan genç ateşçiyi daha ilk duraklarında, diğer tayfaların hepsini de İstanbul’da gemiden atar.


Bir Skandal



Sabahattin Ali’nin dedikodu ve onun yıkıcı etkilerini ele aldığı güzel öykülerinden bir tanesidir. Hikayede Orta Anadolu’nun ücra bir köşesine tayini çıkan bir öğretmenin dedikodular ile hayatının aşkını nasıl kaybettiği anlatılıyor.

Hikaye bizzat öğretmenin kendi ağzından anlatılıyor. Pek de haz duymadığı bu kasabada aydın sınıf ile arkadaşlık kurmak istemiş fakat biraz hayal kırıklığına uğramıştır. Muhalif ve köylüyü savunan düşünceleri pek de sıcak karşılanmamıştır. Buna rağmen dik başlılığını ve muhalif tavrını esirgememiştir. Ta ki Beria ile karşılaşana kadar.

Beria öğretmenin içinde aşk tohumlarının yeşermesine neden olan güzel bir kızdır. Zamanla tanıdıkça onunla evlenebileceği düşüncesi hakim olur ve muhalif tavırları onu kaybetme korkusu ile törpülenir. Fakat kasabanın dedikodu huyu onu farklı bir yerden vurur.

Kendisi gibi başka bir öğretmen ile samimi bir arkadaşlık kurar ama hem kadın öğretmenin gözünde hem de kasaba ahalisinin gözünde bu arkadaşlık dedikodu ile farklı yönlere çekilir. Kadın öğretmen göz önüne gelebilmek için olayları abartırken kasabalının da hoşuna gider ve dedikodu alıp başını gider. Tabi bu dedikodular Beria ve ailesinin de kulağına gider. Bir noktadan sonra öğretmenin kasabayı terk etmekten başka yapabileceği bir şey kalmaz.


Kazlar



Kazlar öyküsü Sabahattin Ali’nin çaresizliğin insana neler yaptırabileceği gösteren hikayelerinden bir tanesi.

Öykünün ana karakteri olan Dudu’nun eşi hapishanededir. Ondan aldığı mektupta çok hasta olduğunu, daha iyi bir koğuşa geçebilmek için başgardiyana iki kaz getirmesi gerektiğini belirtiyordu. Fakat Dudu’nun bir tek kazı vardır ve onun yumurtası karşılığında da oğlu Hüsnü’ye içlik dikmiştir. Dudu ne yapacağını bilemez ve çaresizlikten komşusundan bir kaz çalar, kendi kazını da alır ve kasabaya doğru yürüyerek gitmeye başlar.

Dudu uzun bir yolculuktan sonra sabaha karşı hapishaneye varır ve o anda hapishaneden bir sedyenin üzerinde üzeri tamamen örtülü bir beden çıkartılır. Dudu bunu umursamaz ve gardiyana eşini görmek istediğini belirtir. Gardiyan birden sedyeye bakar ama kadının elindeki kazları görünce bozuntuya vermez. Kazları alır ve eşini ancak haftaya görebileceğini belirtir ve Dudu’yu gönderir. Dudu çaresiz geri dönmek zorunda kalır ve döndüğünde kaz çaldığı için tutuklanıp hapishaneye gönderilir.



Sarhoş



Ömer Seyfettin’in en ilginç hikayelerinden biri olan Sarhoş adı gibi sarhoş bir adamın başına gelen ilginç bir olayı anlatıyor. Kamil, sarhoş bir halde otelin yolunu tutarken, otelin önüne geldiğinde yukardan eşinin ona fırça atmalarını işitir. Kadın eşini içeri kabul etmek istemiyordu ama Kamil kapıya doğru ilerler. Tam bu sırada bir cam şangırtısı işitir.

Kamil odaya girdiğinde iki yaşındaki çocuğu salıncakta ağlıyordu. Kamil yanına oturdu ve annesini şikayet ederek, söylene söylene onu sakinleştirmeye çalışıyordu. Fakat birden odada sessizlik oldu ve Kamil buna çok şaşırır. İçeri doğru ilerlediğinde eşini camın önünde diz çökmüş ama başı dışarda kan içinde buldu. Meğer gelen cam şıngırtısı karısının başına inen camdan geliyormuş.


Bir Firar



Masum bir gencin acılı hikayesini anlatan Bir Firar mutsuz sonla biten öykülerden bir tanesi. İdris bir köy Camii’ni soyduğu gerekçesi ile tutuklanır fakat onun olaydan haberi yoktur. Fakat olaydan bir gün önce o köye doğru giderken görülmüştür ve bu jandarma için yeterli bir kanıttır. Onu döverek konuşturmaya çalışırlar ama nafile. İdris dayak yemekten daha fazla dayanamaz ve suçunu kabul eder ama bu seferde başka bir sorun vardır. Yapmadığı suçu kabul etmek kolaydır ama jandarma bu seferde çalınan paraların peşine düşer. Yine yediği dayağın etkisi ile ona en yakın isim olan Süleyman Ağa ismini söyler.

Jandarma İdris’in koluna girer ve çalınan paraları bulmak için köyün yolunu tutar. Bu yalan yolda İdris’in içini kemirmeye başlar. Onun yüzünden ona tek yardımcı olan Süleyman Ağa da yok yere tutuklanacak ve dayak yiyecektir. Çaresiz hendeğin üzerinden atlayıp kaçmaya çalıştı ama ardından iki silah sesi duyuldu. İdris vurulmuş, son nefesini vermeye hazırlanırken son sözleri hem kendisinin hem de Süleyman Ağa’nın olaydan haberi olmadığıydı.


Kırlangıçlar



Ömer Seyfettin’in en sıcak hikayelerinden biridir Kırlangıçlar. Birbirine aşık olan ama bir türlü birbirine açılamayan iki kırlangıcın hikayesini anlatıyor.

Hikaye şehrin kıyısında bir derenin kenarında bulunan bir söğüt ağacında geçiyor. Ağacın bir dalına konmuş ve diğer kırlangıçları izleyen dişi kırlangıç yanına konan erkek kırlangıcın varlığı ile derin düşüncelerden uyanır. İkisi de diğer kırlangıçlara uymak yerine dalda oturup konuşmaya başlar ve konuştukça da aslında ne kadar aynı olduklarının farkına varırlar. Bu sohbetler ve buluşmalar aylar sürdü ve her seferinde içlerindeki acı korku da artmaya başladı. Çünkü kış geliyordu ve göç etmek zorundaydılar. Sonunda birbirlerine açılmaya karar verdiler ama erkek kırlangıç konuştuğunda soğuk bir rüzgar esti ve söylediği duyulmadı, dişi kırlangıç gözleri ile konuşurken sayı bir yaprak koptu ve o anda gözlerinin önünden geçtiği için erkek bunu görmedi. Artık birlikte yuva kurmak için çok geçti ve ayrıldılar.


Candarma Bekir



Hikaye Halil Efe’nin neden yüz bir sene hapis cezası aldığının bir kısmını anlatıyor. Kaybolan ve ondan sorulan bir candarma, bir at ve bir mavzerinin hikayesi.

Halil Efe Çal’da Süleyman’ı vurduktan sonra uzun süre kaçar ama sonunda yakalanır ve İstanbul’da davası görülür. Fakat onu Çal’a götürme kararı çıkar ve bu da onu çok korkutur. Yalvarıp yakarsa da yola koyulurlar.

Tam Çal’a yaklaştıklarında dinlendikleri karakolda Candarma Bekir ile karşılaşır. Candarma Bekir vurduğu Süleyman’ın en yakın arkadaşıydı ve onu zor bir zaman beklediğini biliyordu. Bu düşüncesinde de yanılmadı. Sabah olunca Candarma Bekir Halil Efe ile sorunlu herkesi karakolun önüne toplamış ve onu küçük düşürmüştür. Söylediği sözler Halil Efe’yi yerin dibine sokmuştu.

Tekrar yola koyulduklarında Candarma Bekir ile Çal’a yaklaştılar. Bekir’in bir anlık boşluğunu yakalayıp silahını elinden alır. Candarma Bekir artık kesin öleceğini bilir ve son kez Halil Efe’ye yalvarır ama Halil Efe tüm köylünün önünde küçük düşürülmesini kabul edemez ve tetiği çeker.


Kanal



Hikaye Konya Ovasının bozkırlarında geçiyor. Mahsulun tırnakla kazıyarak elde edildiği böyle bir köyde Dedemköylü Mehmet ile Zağar Mehmet yakın iki arkadaştır. Küçüklükten beri bir çok şeyi beraber yapmışlardır ama zamanla yolları ayrılmıştır.

Bir gün Zağar Mehmet tarlasını su kanalından sularken suyun iyiden iyiye azaldığını ve sarı bir çamur olarak aktığını görür. Tarlasının üst tarafında Dedemköylü Mehmet’in tarlası vardır. Suyu orada önlediklerini ve tarlalarını suladıklarını görünce altı yaşındaki oğlunu kanalı açmaları için oraya gönderdi. Fakat çocuğu tersleyerek geri gönderirler.

Zağar Mehmet tek başınaydı ve Dedemköylü Mehmet iki kardeştiler. Bir başına onlarla başa çıkması mümkün değildi. Ne dediyse kanalın suyu açmamışlardı. Onların ekinleri boy atarken Zağar Mehmet’in ekinleri can çekişiyordu. Zağar Mehmet susuzluktan solan ekinlerine, bu yüzden iki kat fazla çalışmak zorunda olan karısına ve anasına baktıktan sonra karar verdi. Sabah erkenden silahını aldı ve tarlaya gitti. Dedemköylü Mehmet ve kardeşi görününce beş el ateş etti. Karısına giderek kanalı açmasını ve tarlayı sulamasını, artık kimsenin kanalı kapatamayacağını söyledi.

Sabahattin Ali Bütün Öyküleri Yorumları

sabahattin alinin öykü kitapları çok güzel adam mükemmel bir yazarmış keşke daha fazla yazma fırsatı olsaymış

13-12-2019 22:11

hanende melek değirmen kurtarılamayan şahaser ve kazlar hikayeleri çok güzeldi

10-01-2020 15:20

Kağnı Sabahattin Ali Bütün Öyküleri Kamyon Çakıcı'nın İlk Kurşunu Yeni Dünya Değirmen Sırça Köşk İçimizdeki Şeytan Kuyucaklı Yusuf Kürk Mantolu Madonna en iyi kitaplar yeni çıkan kitaplar en çok satan kitaplar okunması gereken kitaplar en çok okunan kitaplar 100 temel eser bedava kitap editör ol kitap bağışı Gün Olur Asra Bedel Tutunamayanlar Sofie'nin Dünyası Oz Büyücüsü Antikacı On Dakika Otuz Sekiz Saniye Kalbimin Can Mayası Başka Bir Şey Pia Mater Gelirken Ekmek Al Aşkımız Eski Bir Roman Bir Ömür Nasıl Yaşanır Kendine Hoş Geldin Camdaki Kız Abartma Tozu Seninle Başlamadı Üç Kız Kardeş 1984 Hayvan Çiftliği Kırlangıç Çığlığı Sen On Yedi Yaşımsın Momo Nutuk Huzursuzluk Kraliçeyi Kurtarmak İçimdeki Müzik Olağanüstü Bir Gece Ölüme Fısıldayan Adam Sodom ve Gomore Çalıkuşu Genç Werther'in Acıları Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç Bülbülü Öldürmek Beyaz Zambaklar Ülkesinde Sineklerin Tanrısı Satranç İçimizdeki Şeytan Küçük Ağa Kırmızı Pazartesi Fi Beyaz Gemi Yüzyıllık Yalnızlık Yaban Anayurt Oteli İnsan Ne İle Yaşar Küçük Prens Dokuzuncu Hariciye Koğuşu Martı Jonathan Livingston Beyaz Diş Fareler ve İnsanlar Sol Ayağım Suç ve Ceza Sefiller Yüreğim Seni Çok Sevdi Serenad Böğürtlen Kışı Senden Önce Ben Simyacı Uçurtma Avcısı Şeker Portakalı Kürk Mantolu Madonna