Kamyon

Sabahattin Ali Kamyon
Kitabın Yazarı:
Kitap Türü:Öykü/Hikaye
Yayınevi:Yapı Kredi Yayınları
Yayınlandığı Yıl:1948
Sayfa Sayısı:132
ISBN:9750815003
Kitap Puanı:
7.2 / 10 | Oy: 17 | Yorum: 2
Editör Puanı:9.9
Fiyat Listesi / Satın Al
YazarOkur:bedava al
KitapYurdu:3,90 TL
Sözcü Kitabevi:4,50 TL
D&R:4,68 TL
e-kitap,pdf,epub: *


Oy Ver

7.2
Berbat Sıkıcı Ehh işte Güzel Harika
Güzel

Yorum Yaz

Kitap Türü:Öykü/Hikaye

Arka Kapak Bilgisi

Kamyon Özeti

Sabahattin Ali Kamyon


Sabahattin Ali’nin Yapı Kredi Yayınlarından çıkan Kamyon isimli kitabı, seçme öykülerin olduğu bir kitaptır. Kitabın içinde 16 tane öykü vardır. Öyküler normalde de kısa. Kısa olan öyküleri, mümkün mertebe bozmadan özetlemeye çalışacağım.

DEĞİRMEN:

Çingene Atmaca’yla, bir kolu kesik değirmenci kızının aşkı anlatılıyor. Atmaca, göçebe bir çingene obasındandır. Her gittikleri köyde klarnetiyle düğünlerde, zenginlerin masalarında onları eğlendirir. Çok yakışıklı ama bir o kadar da gururlu bir adamdır. Günlerden bir gün, bir köye varırlar. Çadırlarını bir değirmenin yanına kurarlar. İşte Atmaca’nın gururlu kalbi, bu değirmenin sahibinin kızına düşer. Günler geçer, o neşeli, yerinde duramayan, obada herkesin sevinç kaynağı olan Atmaca gitmiş, yerine suskun, içine kapanık, yüzü gülmeyen, günden güne eriyen Atmaca gelmiştir. Obanın eri başısı Atmaca’nın bu halini görüp yanına gider. Halinin sebebini sorar. Atmaca dertlidir, kederlidir çünkü imkânsız bir aşka tutulmuştur. O, gittiği her köyde ağanın kızlarının aşık olduğu, deli divane olduğu adam hiç kimseye şu zamana kadar yüz vermemiş adam gitmiş, aşkından çocuk gibi ağlayan adam gelmiştir. Çeribaşına derdini anlatır Atmaca; “Vardım gittim değirmencinin kızına. Ona aşık olduğumu söyledim. O da bana aşıkmış.” Çeri başı şaşırdı, “İyi, ne güzel işte. O da seni seviyormuş, ne diye karalar bağlıyorsun?” Atmaca’nın gözleri doldu, ağlamaklıydı. “Beni istemedi, “dedi. Bİr vakitler değirmende babasına yardım ederken, kazara kolunu değirmenin çarklarına kaptırmış ve sağ kolu kopmuş. Kızın bir kolu olmadığı için, kendisini eksik görürmüş. “Sen sapasağlam adamsın. Yarın öbür gün kafan atar, bana dersin ben nerden evlendim seninle? Bir kolun yok! O zaman ben sana cevap veremem. Hadi diyelim bunu hiç demedin, beni bu halimle kabul ettin. O zaman da ben bunu kabul edemem. Senin gibi koç yiğit delikanlı, gidip gidip benim gibi kolu olmayan kızla evlenirse elalem seni ayıplar. Yine ben üzülürüm. En iyisi sen git bu köyden, git kendine sapasağlam bir kız bul,” der. Ama Atmaca bir kere değirmencinin kolu olmayan kızına aşık olmuştur. Gözü ondan başkasını görmez. Çeribaşı da zamanla unutur diye pek üstüne gitmez. Atmaca’dan bir süre ses çıkmaz. Ne düğünlere, ne eğlencelere gider. Bir gün, herkesi değirmene çağırır. O gece herkesin değirmene gelmesini ister. Onlara bir sürpriz yapacaktır. Obadaki bütün çingeneler o gece değirmene gider. Değirmenci ve kızı da oradadır. Atmaca başlar yanık yanık klarnetini konuşturmaya. Klarnetin hüzünlü sesi kesildiğinde, Atmaca ağır ağır ayağa kalkar. Değirmeci kızının gözlerine kederli bir bakış atar. Sonra kendisini herkesin gözleri önünde, değirmenin çarklarının üstüne atar. Atmaca kan revan içinde kendinden geçer. Çeribaşı ve diğer çingeneler Atmaca’yı kurtarmak için koştuklarında, gördükleri manzarayla donup kalırlar. Artık Atmaca’nın da bir kolu yoktur!

KIRLANGIÇLAR:

Yaz vakti dişi bir kırlangıç ağacın dalına tünemiş gölü izliyordu. İnsanların ve kırlangıçların hiç durmadan neden çalışıp durduklarını anlamaya çalıyordu. Gözü dalıp gitti, yapayalnızdı. Diğer kırlangıçlar koşuşturup dururken, o ise yaşamanın ne kadar güzel olduğunu, sadece çalışmakla ömrün geçemeyeceğini düşünür. Günler sonra dişi kırlangıcın yanına bir erkek kırlangıç gelip konar. İlk önce birbirlerinden utanırlar. Ama erkek kırlangıç merhaba der. Dişi kırlangıç da ona merhaba der ve aralarındaki uzun sohbetler bu şekilde başlamış olur.

Dişi kırlangıç, görür ki erkek kırlangıç da tıpkı kendisi gibi düşünmektedir. Her gün aynı dalın üstüne buluşur, dağlardan, çiçeklerden, gördükleri şehirlerden, koşuşturup duran insanlardan bahsederler. Günler ilerledikçe birbirlerine çok alışırlar. Her gün buluşacakları saati iple geçmeye başlarlar. Bir an evvel buluşacakları saat gelse de sohbet edelim diye düşünürler. Dişi kırlangıç, erkek kırlangıca âşık olur. Ama ona bunu nasıl ifade edeceğini bilemez. Erkek kuş da dişiye âşık olmuştur, kafasında sürekli ona nasıl açılabileceğini düşünür durur. Yine bir gün buluşacakları saat gelip çatınca, dişi kırlangıç içinde biriktirdiklerini erkeğe açıklamaya karar verir. Bunu nasıl yapacağını da bulmuştur. Gözleriyle, bakışlarıyla ima ederek ona içindeki aşkı anlatmaya çalışacaktır. Aynı dalın üzerine konarlar. Dişi kırlangıç, erkeğin gözlerine derin derin, âşık âşık bakmaya başlar. Onunla yuva kurmaya hazır olduğunu göstermeye çalışacaktır. Tam bu sırada, kondukları ağaçtan sararıp düşen büyük yaprak, dişi kırlangıcın gözünü kapatır ve erkek kırlangıç onun aşk dolu bakışlarını göremez. Dişi kırlangıç gözüne takılan yaprağı çeker ama iş işten geçmiştir. Bu kez erkek kırlangıç hamle yapar. Gagasını açar, “Senden hiç ayrılmak istemiyorum,” der. O gagasını açar açmaz bir rüzgâr eser, biyuuuv diye ses çıkar ve dişi kuş onun bu sözlerini duyamaz. Esen rüzgâr ve düşen son sarı yaprakla, tepelerinden süzülüp giden kırlangıç sürülerini fark ederler. Anlarlar ki, artık sonbahar gelip çatmıştır ve ayrılık zamanıdır. Birbirlerine veda edip, sıcak ülkelere doğru kanat çırparlar. Bir daha da birbirlerini hiç göremezler. İkisinin de hayatları boyunca hiç unutamayacakları bir yaz geçmiştir. Diğer kırlangıçlar boş boş yaşarken, dişi kırlangıcın artık anlatacak bir hikâyesi olmuştur.

BİR ORMAN HİKÂYESİ:

Yaşlı bir adam, bir ormanın kıyısında sandalyesinde sakince oturmuş genç delikanlıya bu köyün eski halini anlatıyordu. Yaşlı adam, elinde bastonuyla arkasına aldığı küçücük ormanı göstererek başladı anlatmaya;

“Bütün köy geçimimizi bu ormanlardan sağlıyorduk. Çürümüş ağaçları keserdik odun yapar satardık. Çeşitli meyveler çıkardı, onları toplar üç beş kuruş kazanırdık. Hiç kimsenin derdi tasası yoktu. Mutluyduk, huzurluyduk. Gel zaman git zaman bu ormanları devletin sattığı haberini aldık. Devlettir oğlum, bizim gücümüz devlete yetmez. Hepimiz bu haberle ne olacağını beklemeye başladık. Köyün dışında kalan ormanlık alanı büyük bir firmaya vermişler. Firma buralara girdi, o sık ormanların içine daldı. Aylar sürmeden gürbüz ormanlık alan çorak çöle döndü. Biz köylü kısmı, aklımız ermez böyle şeylere. Devletin bir bildiği vardır elbet dedik, bizim köyün dışındaki ormandır dedik sesimizi çıkarmadık. Ama bu işten bizim zararlı çıkacağımızı düşünemedik! Aylar geçti, köylü kısır kalan ormanda avlanamaz oldu. Çürümüş ağaç kalmadı, çimenlerinin içinde, yapraklarının arasında bize meyve vermez oldu. Zaten üç beş kuruşla geçinir dururduk, böyle olunca iyice durumumuz kötülemeye başladı. Köydeki haneler, gençleri yeni açılan fabrikaya işçi olarak gönderdi. Gençlerin aylıkları da öldürmeyip süründüren cinstendi. Düşündük, bu işin böyle gidemeyeceğini görür olduk. Fabrikada çalışan gençlerden haberler gelmeye başlamıştı. Fabrika bizim köyün dışındaki ormanlıkları tamamen bitirmiş, sıra bizim köyün azıcık kalan ormanına gelmişti. Bir gün buraya da gelecekleri kulaktan kulağa dolaşıyordu. Bu sefer susmayacaktık. Herkes köyün kahvehanesinde buluştu. Burası yıllardır bizim geçim kaynağımızdır, fabrika geldi, bize ne verdi? Kıyım yaptı, elimize üç kuruş tutuşturdu, gençlerimizin canını çıkarana kadar çalıştırdı. Hatta ormanlığı bizden iyi yaptıklarını söyler dururlarmış. Ellerindeki makinelerle bizim baltalarımız bir olur muymuş? Onların bir günde kestiğini, biz 1 senede anca kesiyormuşuz! Bak bak, densize bak! Duyduk ki bu fabrikanın memuru köy işlerinden bir memur çağırtmış. Bizim ormanı kestirmeyeceğimizi anlamışlar. Candarmalar, şirketin elemanları top yekûn buraya geldiler. Biz de bütün köy halkı olarak ormanımızı vermemek için ellerimize ne geçirdiysek onlara karşı durduk. Köy işleri memurunu kahvehaneye kapattık. Şirketin elemanlarına da bir güzel kötek attık. Candarmalar köylünün gözünün döndüğünü anlayınca, candarma komutanı bırakın bu köyü diyerek herkesi çekti. İşte evlat, o gün bu gündür şu arkamda gördüğün ormanı bütün köylü canı pahasına koruruz.”

KAZLAR:

Dudu, okuması yazması olmayan köylü bir kadındır. Elinde hapisteki kocası Seyit’ten gelen mektupla köyün öğretmenine koşturur. Öğretmen gelen mektubu Dudu’ya okur.

“Burada durumum hiç iyi değil. Her yerim bitlendi. Yerde, bir kuru battaniyenin üstünde yerde yatıyorum. Acil tarafından 2 kaz getirmeni istiyorum. Gardiyana verip yatağımın yerini değiştirmek istiyorum,” der. Dudu, elindeki mektubu alır, küçük oğluyla birlikte evinin yolunu tutar. Yolda Dudu’yu bir düşünce sarmıştır. 1 tane kazı vardır Dudu’nun ve o kazın yumurtalarını bakkala bağlamıştır. Kocası cinayet işleyip hapse girince, bir oğluyla tek başına kalmıştır. Geçimini bu kazın yumurtalarını satarak sağlar. Şimdi kocası 2 kaz gönder demektedir. Kara kara düşünür, eğer elindeki kazı verirse aç susuz kalacaktır köyde. Hiç kimse onlara yardım etmez. Kocasının akrabaları da selamı sabahı kesmiştir. Aklına bir tek eltisi gelir. Ama ona gidip, Seyit için kaz isteyecek de yüzü yoktur. Çünkü Seyit’in öldürdüğü adamın akrabaları, kan davası yapıp Seyit’in ağabeyini öldürmüş ve eltisi Seyit yüzünden genç yaşında dul kalmıştır. Utana sıkıla eltisinin yapısını çalar. Ama Dudu’nun beklediği cevabı verir; “Senin o kör olasıca kocan yüzünden benim yiğidim gitti. Bir de utanmadan arlanmadan benden onun için kaz mı istiyorsun? Defol git, defol gözüm görmesin seni bir daha!”

Dudu eli böğründe evinin yolunu tutar. Aklı kocasındadır. Küçük oğlunu yatırır, çıkar bahçede gezinir. Birden gözü kararır ve yan komşunun bahçesine dalar. Kümesine girer ve bir tane kazı kapar evine getirir. İki kazı ayaklarından bağlar. Taş kaba elleriyle yaptığı yoğurdu ve pekmezi doldurur. Oğlunu da sırtına bağlar, çıkar yola. Kocasının yattığı cezaevi köyden 8 saat uzaktadır. Yayan gittiği için gece çıksa, anca oraya varır. Gece boyu hiç dinlenmeden yürür. Bu sırada Seyit’in ağzına uzun zamandır tek lokma yemek girmemiştir. Açlıktan bitap düşmüş, helanın yanındaki yer yatağında incecik vücuduyla kıvranmaktadır. Karısına utancından helanın önünde yatırıldığını yazamamıştır. Ağır hastadır. Haftada 3 gün hastaneye gidip gelmektedir. Verem olmuştur, bu haldeyken bir an önce tahliye edilmesi gerekmektedir. Doktor tahliye edilmesi için savcılığa yazı göndermiştir. Ama Seyit’in avukatı, ilgileneni olmadığı için doktorun gönderdiği rapor masasının üzerinde aylardır durmaktadır. Seyit, karısı Dudu’ya şu zamana kadar hiç mektup yazmamış. Ama hali gittikçe kötüleşince, açlıktan midesi bağırsaklarına yapınca, hiç durumu olmadığını bildiği halde, son çare Dudu’dan yardım istemeye karar verir. Yazdığı mektubu, cezaevine bir yakınını görmeye gelen köylüsüyle gönderir. Köylüsü 10 gün merkezde kalır, sonra köye gider. Dudu’ya mektup ulaştığında üzerinden 10 gün geçmiştir. Sonunda cezaevinin kapısına varır, gördüğü gardiyana derdini anlatır.

“Ben Seyit’in karısıyım. Ona bunları getirdim, görüş var mıdır?”

Dudu, gardiyana görüşü sorarken, yanlarından bir sedye üzerinde, üstüne kir pasak içinde, eski püslü bir bez atılmış bir mevta çıkarırlar. Dudu üzüntüyle mevtaya bakar. Bu sırada gardiyanın da gözleri iki büyük kazdadır. Seyit ölmüştür neticede, kadının getirdiği iki büyük kaz heba mı olsun der ve ona; “Bugün görüş günü değil hanım, 1 hafta sonra gel. Bana ver onları, ben kocana teslim ederim,” der. Seyit’in cenazesi bahçeden çoktan çıkarılıp arabaya konulmuştur. Dudu, cahil bir köylü olduğundan devlet işlerine aklı ermez. Gardiyanın pis pis sırıtmalarına bakıp, elindeki iki büyük kazı, bir büyük kap yoğurt ve pekmezi gardiyana verir. Gardiyan ona bakıp, “1 Hafta sonra gel, görüş,” der kazları eline aldığı gibi ortadan kaybolur. Dudu, boynu bükük, küçük oğlunu yine sırtına bağlayarak 8 saatlik köy yoluna çıkar. Ayaklarının altında yaralar açılır, açlıktan başı döner, yorgunluktan bitap düşer ve köye varır. Köye varır varmaz candarmalar koluna kelepçeyi takar, onu hapse gönderir. Kazını çaldığı komşusu onu şikâyet etmiştir. Hırsızlıktan 3 ay hapis alır. 3 ay boyunca Seyit’in öldüğünden habersiz, oğluyla birlikte aç sefil bir halde hapishaneden çıkmayı bekler.

BİR FİRAR:

İdris iki candarmanın ortasında, elleri kelepçeli karakola götürülüyordu. Candarmaların dayağından helâk olmuş vaziyette, seke seke yürüyordu. Bayram namazında İmamköy Camii’ni basıp, orada namaz kılanları soyduğunu nihayet itiraf etmişti. Gerçi itiraf etmeyip ne yapacaktı. Savcı “Faili bulmadan gelirseniz gözüme görünmeyin!” demişti. Candarmalar da araştırma yapmışlar, köydeki herkesin sevmediği, hep şikâyetçi olduğu İdris’i bulmuşlardı. İdris’in babası bu köyün eski imamıydı. İmam babası vefat edince başıboş, işsiz güçsüz dolaşır olmuş köylü de bundan haz etmezdi. Bir iki kişi aylak gezen İdris’dir demiş, diğerleri de ona hak vermişti. Candarmalar hırsızlığı yaptığını söyletene kadar haşatını çıkarmıştı. Sonunda mecburen “Ben yaptım,” demek zorunda kalmıştı. Şimdi iki candarmayla, güya ona yardım eden diğer faili almaya gidiyorlardı. Candarmalar ona eziyet yaparken, bu işi tek başına yapmadığını söylemişler, İmamköy cemaatinin iki kişiydiler demesi üzerine, yanındaki yardımcısının da ismini istemişlerdi. El mahkûm, birinin adını sallamak zorunda kalmıştı. Bütün köylü onu istemezken ona kahvehanesini açan, elinden geldiğince yemek veren, kahvehanesinde yatıran, arada sırada düzelmesi için nasihatler veren kahveci Süleyman’ın adını vermişti. Hâlbuki yaşlı adamcağızın bu olayla hiçbir ilgisi bile yoktu. İdris’i mecbur bırakmışlardı. Kahveci Süleyman’ın mekânına az bir yol kala, İdris düşünmeye başladı. Şimdi candarmalar bu yaşlı adama hırsız damgası vuracaktı. Bütün köyün gözleri önünde incecik kollarına kelepçe vurulacaktı. İftira yediği yetmiyormuş gibi en azından 7 sene içerde pisipisine yatacaktı. İdris’e babasından bile iyi davranan bu yaşlı adamı niye ateşe atıyordu ki? Bir ayağı çukurda adamın kalan ömrü de İdris yüzünde dört duvar arasında geçecekti. Baktı bu hainliği yapamayacak, iki candarmanın kollarından bir çırpıda kurtulup yandaki fundalığa doğru koşmaya başladı. Candarmalar ellerindeki tüfeklerin mekanizmalarını açtığı gibi gecenin sessizliğinde tetiğe bastılar. İdris anında yere yıkıldı. Candarmalar hemen yanında bittiler. İdris gözlerini zorla açtı, onlara bakıp, “Süleyman Ağa’nın bir şeyden haberi yok, benimde…” dedi ve gözlerini sonsuzluğa yumdu.

KANAL:

Konya’nın çorak topraklarında bir Çumra Kanalı vardır. Beyşehir Gölü’nden ıssız Konya Ovası’nın çatlamış topraklarına can katar. Bu kanal Konya’nın tarım işçileri için can suyudur. Hayatını tarlasına ektiği tahıldan kazanan çiftçiler, bu kanalın suyuna muhtaçtır. Konya Hapishanesi’nde yatan Zağar Mehmet’in gözleri uzaklara dalmıştır. Dedemköylü Mehmet’i düşünüyordu. Bebekleri birlikte geçmişti Dedemköylü Mehmet’le. Babası daha o küçükken ölmüş, evinin bütün yükü Dedemköylü Mehmet’e kalmıştı. Bir yaşlı anası, bir kız kardeşi bir de küçük erkek kardeşi onun boynundaydı. Zağar Mehmet’le eğlencelere giderler, kadınlarla eğlenirler, içki içerler, türkü çığırıp, dertleşirlerdi. Zağar Mehmet yaşı gelince evlendi. Dedemköylü Mehmet’le artık eskisi gibi görüşemez oldu. O evli, diğeri bekâr olmuyordu. Arada bir köy kahvesinde görürler, selamlaşırlardı. Uzun bir vakit Dedemköylü Mehmet evlenemedi, tarladan eve, evden kahveye hayatı geçti. Bir senesi duyuldu ki artık Mehmet tek başına evi geçindiremez olmuş. Artık tarlada ona yardım edecek birileri lazımdı. Anası yaşlıydı, kız kardeşi de evlenip göçmüştü. Kardeşiyle birlikte aynı gün düğünleri yapıldı. Kendilerine 2 gelin almışlardı. Hem evi çekip çevirecek, hem de tarlada iki kardeşe yardım edeceklerdi.

O senesi Konya’da müthiş kuraklık yaşanıyordu. Çumra Kanalındaki su olmazsa, herkes aç susuz kalacaktı. Zağar Mehmet ve karısı tarlasına vardı. Ekinlerinin boy vermediğini, gün geçtikçe de kuruyup gittiğini fark etti. Tarlasına gelen suyun boşaldığını ve sarı bir toprak aktığını gördü. Kafasını kaldırdı, biraz ilerideki eski dostunun tarlasına doğru baktı. Suyu onun tarlasında önlediklerini, gelen bütün suyla kendi tarlasını suladıklarını gördü. Küçük oğluyla, eski dostuna haber gönderdi. Suyun önünü açsın, tarlam kurudu desindi. Küçük oğlan koştura koştura Dedemköylü Mehmet’e vardı, babasının diyecekleri dedi. Ama Dedemköylü hiç oralı olmamıştı. Çocuğu hiç dinlememiş, hemen gerisin geri göndermişti.

Zağar Mehmet bu iş böyle giderse çoluk çocuk aç kalacaklarını biliyordu. Bir bakış fırlattı eski dostuna. Dedemköylü Mehmet hiç oralı olmamıştı. Zağar Mehmet düşündü taşındı. İki erkek kardeşle bi başına baş edemezdi. Kavga etse neye yarardı ki? İş uzar giderdi. Mehmet’e uzun uzun baktı. Gökyüzüne baktı, Allah’tan bir bulut göndermesini bekledi… Günler geçti, ekinleri artık güneşten yanmıştı. O sene aç kalacaklardı. Yandaki tarlaya baktı, yandaki tarlanın mahsulü esip gürlemiş, Allah verdikçe vermişti. Mahsulü yanmış, elinde çapasıyla kalmış 60’lık anasına, beli çapalamaktan bükülmüş karısına baktı.

Sabah erkenden kalkıp tüfeğini omuzuna astı, çıktı tarlaya gitti. Kuru su yolunun içine yattı. Dedemköylü Mehmet’le kardeşi tarlada göründüklerinde 5 el ateş açtı. Cezaevine getirilirken karısına tembihledi, “Oğluma ve anama iyi bak. Dedemköylü Mehmet’in anasına da hakaret etmeyin sakın.”

CANDARMA BEKİR:

Hapishanede yatan Çallı Halil Efe’ye 101 yıl ceza verilmiş. Aynı koğuştaki mahkûm sormuş, “Sana niye 101 sene verdiler?” Çallı Halil Efe, “Devlet benden iki başı bozuk, bir candarma, bir tüfek, iki de at soruyor,” demiş. Mahkûm adam, Halil Efe’nin hikâyesini merak eder. Çallı Halil Efe anlatmaya başlar;

“Köyde bir hasmımı öldürdüm, beni hapse attılar. Davamın görülmesi için savcı bey yanına çağırtmış. Mutlaka gelsin, davadan önce konuşalım demiş. Ayaklarımın yaraları daha yeni iyileşmeye başlamıştı. Şimdi yalın ayak 2 günlük yolu nasıl gidecektim. Yapmayın etmeyin de diyemezdim, davam başlamıştı. Gitmesek olmazdı. Baş gardiyan beni hiç sevmezdi. Yanıma verdiği candarmayı iyice bir doldurdu. Yola çıkmaya hazırlanırken, candarma geldi, ellerimi arkadan kelepçelemek istedi. Yahu yapma etme, bunca yol el arkada kelepçeli olmaz dediysem de kâr etmedi. Bir kere gardiyan bunu doldurmuştu. Neyse, pek fazla direnmeden yola çıktım. Candarma kolumda, ben yanında yürüyerek şehre koyulduk. Yoruldum biraz dinlenelim dememi dinlemiyor, basıyordu köteği. Her ilçede candarmalar değişiyordu ama ben hep dinlenmeden, aç susuz yola devam ettim. Sonunda kendi köyüme geldik. Çal’a gelmemiz hiç iyi olmamıştı. Çünkü köyde epeyce hasmım vardı. Kimseye görünmeden bir an evvel yola revan olalım diye dualar ettim. Yanımdaki candarma beni Çal karakolundaki candarmaya teslim edip görev yerine geri dönecekti. Karakola geldik, bir de ne göreyim? Babasını öldürdüğüm Bekir, karşımda candarma olarak duruyor! Beni ona teslim ettiler. Pis pis sırıtmaya başlamıştı. Artık eline düşmüştüm. Beni o gece dinlenelim diye evine götürdü. Ellerimin kelepçesini açmadan sedire yatırdı. Yorgunluktan gözlerim kapanıyordu, korkuyordum ama yapacak da bir şey yoktu. Uyuyup kalmıştım. Sabah uyandığımda gözlerimi açtım, bir de ne göreyim? Bekir’in evinin camlarından kapılarından bir dolu adam ibretle bana bakıyor. Bekir ben uyurken gitmiş, hem bizim köyden, hem de civar köylerden ağaları, muhtarları, zengin tabaka kim varsa başıma toplamış. Bir zamanlar dağlarda eşkıyalık yapardım. Az çektirmemiştim hepsine, şimdi Bekir’in eline düşmüştüm. Benden intikamını alacaktı ama bütün hasımlarımın gözleri önünde olacaktı. Bekir beni ayağa kaldırdı, yüzüme bakıp kötü kötü güldü. Şimdi hesaplaşma vakti Halil Efe, dedi. Ellerime bir urgan geçirdi, beni tavana astı. Eline geçirdiği kalın sopayla belime belime, ayaklarıma, yüzüme nereyi bulursa vurdu. Hızını alamadı suratıma tükürdü. O da yetmedi anama avradıma, yedi soy sülaleme sövdü döktü. Kapıların aralarından, cam kenarlarından bana bakan ağalar beyler keyifle cigaralarını tüttürüp kahkahalar atıyordu. Bekir dinlendi geldi yine vurdu, dinlendi yine vurdu. 1 saat boyunca beni dövmekten her yanım çürüyene kadar dövdü. Ben, dosta düşmana karşı bir ah bile demedim. Bekir yorulunca beni dövmekten vazgeçti. Evine topladığı haramileri gönderdi. Sonra iki at çıkardı, beni birine, kendisi de diğerine geçti. Ellerim yine kelepçeliydi. Böyle yola çıktı. İçimden küfürler savurdum, ulan dedim sen benim elime geçersin muhakkak. Gece ilerledi, karanlık çöktü. Biz de ormanın kıyısından geçiyoruz. Bir baktım koluma takılan kelepçenin vidasından çıt diye ses geldi. Eski püskü kelepçe kırılmıştı. Ellerimi oynata oynata kelepçeden kurtuldum. Yarım saat öyle gittik. Artık vaktidir deyip, durdum Bekir’e bağırdım. “Ülen Bekir, bak kelepçen kırıldı. Artık ellerim boşta, gel şimdi hesaplaşalım.”

Bekir beni umursamadı. Gülüp geçti, e ne de olsa tüfek ondaydı. Omuzundaki tüfeğe güvendi, beni adam yerine koymadı.

“Haydi, bırak gel dinlenelim şurada,” diyerek atından indi. Ben de indim. Cebimdeki cigaradan yaktım, ona verdim. Dört gözle bir yamuğunu yakalıyordum. Bekir çakmakla cigarayı yakalamadı. Ben yaktığım cigaramı ona uzattım ki ateşiyle kendi cigarasını yaksın. Tam benim elimden cigarayı alıp kendisininkini yakacaktı ki, kolunda sıkı sıkı tuttuğu tüfek yana düştü. Bir kıvraklıkla düşen tüfeği kaptığım gibi Bekir’in karşısına dikildim.

“Besmele çek ulan, öldüreceğim seni!” dedim. Dur, yapma sana her şeyimi veririm, yeter ki evdeki sabiyi yetim bırakma diye yalvarmalarına kalmadı, parmağım tetiğe gidiverdi. Daha kurşun tüfekten çıkmadan Bekir düşüp oracıkta ölmüştü. Yani anlayacağın adam ben daha tüfeğe parmağımı basar basmaz korkudan öldü. İşte, devlet bunun için benden iki başı bozuk, bir candarma, bir tüfek, iki de at soruyor,” dedi.

KAĞNI:

Koca karıyı oturtmuşlar kahvehanede, başında 50 kişi ikna etmeye çalışıyordu. 60 yaşlarında zavallı kadının yaşlılıktan zaten gözleri küçücüktü, bir de ağlamaktan gözleri kan çanağına dönmüştü. Savrukların Hüseyin, yaşlı kadının oğlu Sarı Mehmet’i vurmuştu. Muhtar, “Ülen kocakarı, dava edersen kazanacak mısın? Köydekiler Mevlüt Ağa’nın oğlu için şahitlik eder mi? Hadi etti diyelim, sen ayda 4-5 sefer kasabaya gidip gelicen, en az 4 günün kasabada geçecek. Ne olacak, burada tarlan bahçen kalacak. Ya şahitlerin gelmezse, bugün git yarın gel diyecekler. Al sana 5 sene. Sen bu fakir halinle bu işin içinden çıkabilir misin? Mevlüt Ağa sana yardım edecek, gel he de,” diyerek yaşlı kadını ikna etmeye çalıştı. Yaşlı kadın ne yapsın? Elinde yok avucunda yok, teklifi kabul etti. Oğlunu gömdü, sesini soluğunu çıkarmadı. Mevlüt Ağa da ona 1 torba un, 2 süt keçisi, bir kese kâğıdı şeker yolladı.

Bir ay sonra köye iki candarma geldi. Muhtar korktu. Bunlar köyün candarmaları değildi. Vilayetten geliyorlardı. Mevlüt Ağa’nın oğluyla kavgalı olan Garip Mehmet, köylülerden duyduğu cinayeti hemen hükümete bildirmişti. Ölen Sarı Mehmet’in anasını buldular. Sorup soruşturdular. Kadın korkusundan gerçeği anlatmadı. Hem anlatsa eline ne geçecekti? Ölen ölmüştü. Koskoca ağanın oğlunu şikâyet etse ne olacaktı? Onlar bir yolunu bulup dışarı çıkarlar, peşini de bırakmazlardı. En iyisi konuşmamak dedi, candarmalara da tek kelime etmedi. Ağzını açmasa da candarmalar dinlemedi. Savrukların Hüseyin’i tutukladılar. Ölen Sarı Mehmet’i de mezarından çıkardılar. Yola çıkmadan evvel koca karıya, “Sen oğlunun cesedini kağnıya yükle, vilayete getir. Biz önden zanlıyı götüreceğiz dediler. Yaşlı kadın kokan cesedi paçavralara doladı, kendinden yaşlı öküzün arkasına attı. Kağını ağır ağır yola çıktı. Koca karı ağlaya ağlaya oğlunun cesediyle vilayete doğru gitti.

KAMYON:

Genç delikanlı Zincirli Han’ın daracık sokaklarında bir kamyon gördü. Kamyonun arkası hınca hınç insan doluydu ama yine de şansını denemek zorundaydı. “Bir kişilik yer var mı?” Yer yoktu ama kamyon şoförü sırf yarım kuruş fazla almak için, “Geç geç bir kişilik yer var,” dedi. Yarım lirayı peşin aldı. Diğer kalanını yolda toplayacaktı. İçeridekilerle sıkış tıkış yaparak yola çıktılar. İçerisi gerçekten de insan doluydu. Genç delikanlı ilk defa bir arabaya biniyordu. Daha 18 yaşındaydı. Konya’da iş yoktu. Okula da gitmiyordu. Evde bir dolu adam, bir babasının eline bakıyordu. Zavallı adam çalışır didinir ama ayın sonunu getiremezdi. Delikanlı komşularından duymuştu. İzmir’e giderse orada iş bulabilirdi. Babasına söyledi, izin aldı. Yola çıkacaktı ama beş kuruş parası yoktu. Otobüsle gitse bir sürü paraydı. O 1 haftada anca yarım kuruş çıkarabilmiş, o parası da kamyona yetmişti. Yalnız kamyoncuların bir huyu vardı, ücretin yarısı yola çıkarken, yarısı da yolun ortasında toplanırdı. Bakkalın çırağı anlatmıştı, paranın diğer kalanını yolun yarısına geldiklerinde topluyorlardı. Şoför kamyonu durdurmaya yakın, arkadan vınlayıp kaçması gerekiyordu. Yoksa onu dayaktan gebertirlerdi. Yola çıktılar, epeyce bir gittiler. Kamyon arada sırada yavaşlıyordu. Delikanlı paranın geri kalanını toplayacaklar diye ödü patlamay başladı. Kamyon her yavaşladığında kaçmak için yer arıyordu. Kamyon bir rampaya geldi. Aşağısı uçurum, yanı kayalıklar, ilerisin de dik yoldu. Kamyonlar ne zaman buradan geçse yolcularını indirir, uçurumlu yolu yolcusuz geçer, o dar geçit bitiği zaman da yolcularını tekrar bindirip yoluna devam ederdi. Yine o dar geçide geldiler. Delikanlı kamyonun durmak üzere olduğunu anladı. Anlamıştı ki paranın geri kalanı toplanacak. Kaçmasa yalvarsa, onu dayaktan gebertirlerdi. Bu halde İzmir’e gidemezdi. Hem her yer karanlık, ormanlık, uçurumun dibiydi. Yol bilmez iz bilmezdi. Ne yapacaktı? Midesine ağrılar saplandı. Derken kamyon stop etti. Kamyon şoförü dışarı çıktı, tam aşağıya inin geçidin sonunda bizi bekleyin geleceğiz diyecekti ki, delikanlı korkudan bir çırpıda kamyonun arkasından atlamaya kalkıştı. Bir anda dengesini kaybetti. Ayağı dorseye takıldı, içi geçti derken uçuruma düştü.

KAFAKAĞIDI

Akşamüzeri hapishaneye bir sürü adam getirmişlerdi. Bu adamları nizamiyenin bahçesine ip gibi dizdiler. Hepsinin üstü başı yırtık pırtık, kirli paslıydı. Ellerinde tahta bavullar, çuvallar, serfefil haldeydiler. Kimisinin şalvarı yırtık, kimisinin de şapkasının mukavvası çıkmıştı. Otobüs parasını veremeyenleri böyle hapishaneye getirirler, 3 ay burada kalır, sonra da bırakırlardı. Bu zavallı adamların içinde bir tanesi diğerlerine göre çok yaşlı görünüyordu. Üstü başı da diğerlerine göre daha iyiydi. Nereden baksan 80 yaşında görünüyordu. Sabahattin Ali bu yaşlı adama yanaşır, niye buraya getirildiğini sorar. Yaşlı adamın vaktiyle tarlasıyla ilgili bir sorunlar olmuş. Mahkemeye gitmek zorundaymış. Nüfus cüzdanını da kaybetmiş. Oğlunun aklına bir şey gelmiş, babasına söylemiş. Ölen torununun kimliğini almış, mahkemeye gitmiş. Mahkemeyi bir şekilde kazanmış. Üzerinden yıllar geçmiş, köye otobüs parasını ödemeyenler için ödeme günü olduğunu söylemişler. Yaşlı adam pek kaale almamış. İkinci kere gelmişler, otobüs parasını ödemeyenler için son şans demişler, bu yine üstüne almamış. Üçüncü kere geldiklerinde yaşlı adamı alıp buraya getirmişler. Niye getirdiklerini sorduğunda da, yıllar evvel mahkeme için gittiği zaman otobüs parasını vermemiş, üzerinden zaman geçtiği için unutmuş. Uyarı yaptıklarında da üzerine almamış. O yüzden buraya getirilmiş. Sabahattin Ali şaşırdı, “İyi de dayı sen 60 yaşını geçmişsin, 60 yaşını dolduranlar için otobüs bedava, senden niye para istediler ki?” diye sorduğunda, “Ölen torunumun kafakağıdını kullanıyorum ya, devletin gözünde daha 29 yaşında görünüyorum,” demiş.

Sabahattin Ali, “İyi de babacığım, insan hiç torununun nüfus kâğıdını kullanır mı hiç?” dediğinde, yaşlı adam; “Ne olurmuş sanki? Hepsi devletin kafa kâğıdı değil mi?” diye yanıt verdi.

GRAMOFON AVRAT:

Gencecik kız henüz 20’li yaşlarındaydı. Azime’nin eline düşeli 1 sene olmuştu. Şimdiden Konya Meram’da bütün hovardaların gözdesi olmuştu. Sesi billur gibiydi. O yüzden ona Konya’da Gramofon Avrat denirdi. Dansı kırk yıllık dansözlere parmak ısırtırdı. Köyün gençleri onun yüzünden kavgalar ederdi. Ağa oğulları tarlasını satar onu elde etmeye çalışırdı. Cebine sattığı parayı koyan genç hovardalar, Gramofon Avrat’ı evlerine çağırır, şarkılar türküler söyletir, dans ettirir, eğlenirlerdi. Sarhoş olan adamlar gecenin ilerleyen saatlerinde silahları çekip karıyı paylaşamayınca, birbirlerine girer kavga dövüş gırla giderdi. Ama o bunların içinden sıyrılıp çıkmayı çok iyi bilirdi. Kavganın en cafcaflı anında şoförü gelir, arabasına atlar basar giderdi.

Gramofon Avrat’ı dışarıya götüren bir arabacı vardı. Adı Murat. Murat, avradı eğlenceye götürür, bütün gece sessiz sakin arabasında oturup onun çıkmasını beklerdi. Şimdiye kadar çıkan hiçbir kavgaya girmemiş, sessiz sakin avradın dışarı çıkmasını beklemişti. O gece yine dışarı çıkıldı. Şarkılar söylendi, dans edildi, içildi, sarhoş olundu ve yine bir kavga patlak verdi. Onu evine çağıran adam avradı tutmuş bir yere bırakmıyordu. Gramofon Avrat bu sefer sıyrılıp çıkamamıştı. Elinden kurtulmaya çalışsa da kâfi olmadı. İçeride silahlar patlamaya başladı. Avrat yaralanmıştı. İlk kez içeriden “Murattt, beni bırakmıyorlar, yetişşşş!” diye bağırır. Murat sesi duyduğu gibi belindeki silahıyla içeriye dalar. Yukarı ateş eder ama birini öldürür. Avratı kaptığı gibi gecenin karanlığında kaybolurlar. Murat yakanır ve cezaevine atılır. Bu olaydan sonra Azime kızı evinden atar. Umumhaneye düşer. Fakat her Salı günü Murat’ı görmeye gider. Kazandığı üç beş kuruş parayla da Murat’a harçlık veriyordu.

ARAP HAYRİ:

Arap Hayri, Beyşehir’in mühim ve lüzumlu adamlarından biriydi. Berber kapısının hemen yanında boyacı sandığında arada sırada uyuklardı. Ama bu taşlı topraklı köyde ayakkabı boyatmanın saçmalığını herkes bilirdi. Arap Hayri’nin lüzumsuz olarak görülen mesleği, Beyşehir’de bazı zamanlar büyük çekişmelere yol açıyordu. Beyşehir’in tek ayakkabı boyacısıydı. Buranın kaymakamı, komutanları, posta memurları hep Arap Hayri’ye ayakkabılarını boyatırdı. Arada şehirden vali geleceği zaman Arap Hayri devlet memurları tarafından paylaşılamazdı. Öyle günler olurdu ki, Arap Hayri’yi başka köylerden de çağırırlardı. Bir kaç gün ortadan kaybolur işlerini halleder sonra yine geri dönerdi. Bunların dışında, Arap Hayri’nin kıymeti kasabaya müzikli gezgin tiyatrolar geldiğinde daha çok anlaşılıyordu. Bu tiyatrolarda Arap Hayri, bazen bu kumpanyalarda garsonluk yapardı, bazen de eşyaların taşınması, indirilmesi kaldırılması işleriyle uğraşırdı. En son kasabaya gelen kumpanyada Adalet isminde bir genç kadın vardı. Ufak tefek, sıska bir hali vardı. İlk etapta pek göze batmazdı ama çok güzel oyunlar oynuyor, çok iyi halk şarkıları söylüyordu.

Kumpanya’nın sahibi ise Adalet Hanım’ın kocası Sahir Süha denilen bir adamdı. Arap Hayri kumpanyada getir götür işlerine bakıyordu. Ne zaman Adalet sahneye çıksa, onu en önden izliyor ama utancından da görünmeyeye çabalıyordu. Günler geçti, kumpanyanın toplanıp gitme vakti geldi. Gitmeden evvel köyün ileri gelenleri Süha ve Adalet Hanım’a bir veda eğlencesi tertip ettiler. Derenin kenarında masalar kuruldu, sazlar getirildi. Başladılar eğlenceye. Gece saatler su gibi akıp geçti. Herkes zil zurna sarhoş olmuştu. Kimisi kafasını masaya koymuş, kimisinin başı yana düşmüş herkes kendinden geçmişti. Bir tek Arap Hayri ayaktaydı. Arap Hayri, Adalet’e baktı. O da sarhoştu ama diğerleri kadar kendinden geçmemişti. Herkesin kendinden geçmiş olmasından faydalanarak ayağa kalktı Hayri. Adalet Hanım’a doğru ilerledi. Kocasını yokladı, kocası uyuyordu. Adaleti kucakladığı gibi derenin üzerindeki sandallardan birine attı. Ay iyice parlamaya başlarken, Hayri Adalet’i iyice kendine doğru çekti. Göğsü kabarıp inen kadını gördükçe iyice kendinden geçti. Hayri kadını iyice kendine doğru çekti. Bu sırada kadının ayakları suya değdi. Suyun soğukluğuyla bir anda gözleri açılır gibi oldu. Saldal sallanmaya başlamıştı. Bu sırada Hayri ellerini sandalın kenarlarından bıraktığı için, ikisi de dereye düşüp suya gömüldüler.

APARTMAN:

Mal sahibi çatının bir an önce kapatılmasını istemişti. Ağustos’un sıcağında iskelede kavrula kavrula çatıyı yapıyorlardı. Öğlen yemeğinde bir yarım ekmekle karpuz yemiş, sonra yine işe koyulmuştu. Apartmanın sahibi, karşı binanın da sahibiydi. Evi karşı binadaydı. Koca göbeğini camdan çıkarığ oradan işçileri gözlerdi. Arada bir göbeğini çıkarır, işçilere bağırırdı. “Sen, niye bekliyorsun öyle! Çalışsana, sana para veriyoruz biz!” Bazen de aniden kafasını çıkarır, “Orayı iyi kapat! Lakırdıyı bırakalım!” diye emirler verirdi. İşçiler bu yüzden tedirgin tedirgin çalışıyordu. Usta başı yemeğini yedikten sonra iskeleye çıktı. Tam çalışmaya başlayacakken, sokağın başında birini gördü. İçi birdenbire irkildi. İki büklüm olmuş, küçücük bir küfeci geliyordu. Küfeyi o kadar doldurmuşlardı ki, çocuk taşımakta zorlanıyor, beliyle dizlerini iki büklüm kırıp öyle yürüyebiliyordu.

Küfeci çocuk, inşaat ustasının bulunduğu yere doğru geldi. Usta iyice baktı çocuğa, bu cılız, kendinden 20 kat fazla ağırlık taşıyıp sırtı eğrilen çocuk onun oğluydu. İşimize yaramaz diye onu okuldan almıştı. İki üç kuruşa elden düşme bir küfe almıştı. Artık bununla hamallık yapıp eve katkı sağlarsın demişti. Oğlu bazı günler eve babasından fazla para getirirdi. Ama o gece öyle deliksiz uyurdu ki, dili dışarda kalırdı. İşte o oğluydu. Yanında da eşyaları taşıtan adam vardı. Bu adam, apartmanın sahibi koca göbeklinin uşağıydı. Uşak ve oğlu karşı apartmanın kapısının önüne geldiler. Bu sırada inşaat ustasının elleri titremeye başlamıştı. Oğlunun taşıdığı yük o kadar fazlaydı ki, adımını merdivenden atamıyordu. Uşak hemen bağırdı, “Yürüsene be!” Çocuk var gücüyle davrandı, nihayet bir bacağını içeri attı. Sonra diğerlerini. Babası gördü ki, küfenin içinde envai çeşit şişelerle içki, meze, konserve çeşitleri vardı. Ağzına kadar da doldurmuştu. İnşaat ustası bulunduğu iskeleden nefesi tutarak oğlunu izliyordu. Bacakları titreye titreye adımlarını içeriye attı. Apartmanın kapısı kapandı. İnşaat ustası tam nefes alacaktı ki, bir çangırtı duyuldu. Hemen karşı apartmanın kapısına baktı. Uşak, oğlunun yakasından tuttuğu gibi dışarıya fırlatmıştı. Çocuğun iki dizi kan revan içindeydi. Kapının önü kan gölüne döndü. Çocuk hem dizlerini tutup ağlıyor, hem de ağlıyordu. Bir eliyle ikinci el küfesine sarılmıştı. Uşak çok kızgındı. “Haydi bakalım çek arabanı!” dedi. Çocuk, “O kadar yer dolaştırdınız, bu kadar yük taşıttırdınız, paramı verin hiç olmazsa!” diyordu. Uşak ise kırdığı 2 şişenin hesabını sordu. “Defol ulan! Senin yüzünden ben de laf işittim! Taşıyamayacaktın da ne diye yüklendin?” dedi.

Çocuğun dizlerine cam kırıkları dolmuştu, onları çıkartmakla uğraşıyordu. Bunun üstüne apartman sahibi koca göbekli adam yine camda belirdi. “Zırlama pencerenin önünde, haydi defol!” diye kükredi. Bu kükremeyle birlikte elleri titreyen inşaat ustasının dizinin bağı çözüldü, başı dönmeye başladı, demirleri tutan elleri tutamaz oldu. Ayakları iskeleden kesildi, yukarıdan aşağıya doğru kaydı gitti.

ARABALAR BEŞ KURUŞA:

Akşam pazarında 8 yaşındaki çocuk ve kara çarşafa dolanmış annesi kenarda durup ellerinde yaptığı tahta arabalarını satmaya gelmişti. Annesi utandığı için çocuk cılız sesiyle bağırmaya başladı. “Arabalar beş kuruşa, arabalar beş kuruşa.” Kimse dönüp bakmıyordu. Çocuk, bir anda az ileride camekânlı oyuncakçı dükkânın önünde, son model arabanın durduğu gördü. İthal oyuncakların satıldığı dükkana kendi yaşlarında bir çocuk, bir de annesi girmişti. Beş on dakika sonra çocuk dışarı çıktı. Çıkar çıkmaz da el yapımı tahta araba satan çocuğu görerek ona doğru koştu. Elele tutuştular, neşeyle konuşmaya başladılar. Serginin başında iki büklüm duran annesi bu duruma şaştı kaldı. Çocuklar aynı sınıfta okuyordu. Derslerini sordular. Zengin çocuk; “Öğretmene söyleyeceğim, bizi aynı sırada oturtsun,” dedi. Araba satan çocuk, aynı mahalledeki arkadaşıyla aynı sırada oturuyordu. Şimdi sırasını değiştirse, arkadaşı yanlış anlardı. O yüzden, “Gerek yok,” dedi. Tam bu sırada zengin çocuğun şişman, havalı annesi oğlunun satıcı çocukla konuştuğunu görüp koştura koştura onların yanına geldi. Oğlunu kendisine doğru çekti, sonra araba satan küçük çocuğa omuzundan vurup ittirdi. Bağıra bağıra, “Sen kimlerle konuşuyorsun böyle!” diye kendi çocuğuna kızdı. “Baksana, kirli, pislik içinde. Bu senin konuşabileceğin insan mı?” dedi. Çocuğu ağlayarak, “Anne bu beni mektepten arkadaşım,” dedi.

Bunun üzerine şişman kadın, “Ben yarın okulunuza telefon edeceğim. Seni kendi seviyende olmayanlarla temas ettirmeyi gösteririm!” dedi. Oğlunun kolundan çektirdi, otomobile bindirip götürdü. Araba satan çocuk bağırmaya başladı, “Arabalar beş kurşa, beş kuruşa...”

SES:

İki arkadaşı (Sabahatti Ali ve arkadaşı) kamyonla Beyşehir’den Konya’ya götüren kamyon arızalandı. Barsakderesi mevkiinde şoför ve muavini motorun kapağını açtılar, arızayı gidermeye çalıştılar. Bu sırada kamyonun yolcuları da dinlenmek için çayıra çimene yayıldı. Saatler geçtikçe yolcuların sabrı da tükenmeye başladı. İki de bir muavinle şoförün yanına gidip, “Bitti mi?” diye soruyorlar, oflayıp pufluyorlardı. Bazıları dayanamayıp söve söve bavullarıyla yayn yürümeye karar verdi. Bazıları da durup bekleyecekti. Kamyon bir türlü olmayınca saatler ilerledi, akşam iyice çöktü. Biz de kenarda oturalım, orada bekleyelim dedik. Yolun kenarında yol işçilerinin çadırı vardı. İşçiler bugünlük işlerini bitirmiş, cadırın kenarında ateş yakmışladı. Birden bir ses duyuldu. Dağların yamaçlarını inleten bir ses. Hem saz çalıyor, hem de söylüyordu. Arkadaşım konservatuarda çalıştığı için hemen türkü söyleyen çocuğun yanına gitti. Kamyonun tamir edilmesini bekleyen diğerleri de bizimle geldi. Genç delikanlı türküyü yanık yanık söylüyor, biz de kendimizden geçiyorduk. Saat epeyce ilerledi, biz türkülere kaptırdık gidiyoruz. Bir anda muavinin sesini duyduk, “Kamyon oldu, haydi gidiyoruz.” O güzelim atmosfer yarım kalmıştı. Bir yanımızda dere şırıl şırıl akıyor, bir yanımız dağ, arkamız yeşillikler, yukarıda ay... Bırakıp da gidemiyorduk. Arkadaşım tutturdu, “Ben bu çocuğun arkasını bırakmamem!” Cebinden defterini kağıdını çıkardı, bir şeyler yazdı çocuğa verdi. “Nerede olursan ol, beni bul. Sana paralı iş bulurum, usta aşıklarla çalışırsın,” dedi. Çocuk çok sevinmişti.

Biz yola çıktık. Arkadaşı Ankara’ya geldikten sonra yol işçisi Sivaslı Ali’yi bulmaya azmetti. Ne yapıp ettiyse buldu, Ankara’ya getirtti. Almanlar gelmiş, piyanoyla ses denemesi yapıp okula öğrenci alacaktı. Sivaslı Ali, konservatuara geldi. Almanların sınav yapacağı odaya girdi. Sivaslı Ali’ye, piyanodan çıkan seslerin aynısını çıkarmasını istediler. Ali, onların ne istediğini anlamadığı için, normal türkü söyledi. Onu uyardılar. Piyanodan çıkan seslerin aynısını sesiyle tekrarlaması gerekiyordu. Beceremedi. Sıradaki çocuğu çağırdılar. O, istedikleri gibi sesleri çıkarmıştı. Hem de Ali’nin sesinden de daha iyiydi. Sonra dostum Almanlara ısrar etti. Ali’nin sesinin iyi olduğunu iddia ediyordu. Tekrar şans verdiler. Saz çaldığını, sazıyla onlara sesini dinletmesini istedi. Ali’yi sahneye çağırdılar. Ali, sazını aldı ve beklemey başladı. Heyecanlanmıştı, bildiği herşeyi unutmuşa benziyordu. Bir an gözlerini kapattı ve türkü söylemeye başladı. Fena değildi. Sıradaki çocuğu da çağırdılar. O da şarkı söyledi ama sesi daha güzeldi. Billur gibiydi âdeta. Herkes büyülenmişti. Sonunda o çocuğu seçtiler. Sivaslı Ali seçilemedi. Arkadaşım çok mahcup olmuştu. Onu işinden gücünden edip buralara kadar getirmişti. Sesi beğenilmeyince kendini suçlu hissetti. Hep beraber yemek yemeye gittik. Arkadaşım Ali’den özür diledi. Ali hiçbir şey olmamış gibi davranmıştı. Sanki hiç üzülmemiş, hiç etkilenmemiş gibi görünüyordu. “Asıl ben özür dilerim, o odada bir türlü sesimi bulamadım,” dedi. O gün yemekten sonra ayrıldık. Ertesi sabah bir kaç lira verip, onu otobüsle Konya’ya göndermek istedik. Ama Ali çoktan gitmişti. Duydum ki Sivaslı Ali, Ankara’ya gelebilmek için kamyonumuzun bozulduğu gece çaldığı sazını satmış yol parası yapmıştı. Elindeki sazı da kaldığı handaki birinden almıştı.

ÇAYDANLIK:

Hastanenin bodrum katında, demir parmaklıklı penceresi olan odada 5 kişi kalıyorduk. Ben ve diğer dört kişi mahkûmduk. Hepimizin ayrı derdi vardı. Benim kulağımdan problemim vardı. Süleyman Efendi aramızda en yaşlı olanıydı. Süleyman Efendi zatürreydi. Yan yatağında yatanın adı Satılmış’tı. Daha gençti. Onun da midesinde sorun vardı. Süleyman Efendi yaşlıydı ama çenesi hiç durmazdı. Sürekli birilerinden şikâyet eder, yanındakilerin gıybetini yapardı. Hiç kimseyi beğenmez, her şeyi en iyi bu bilirdi. “Aman doktor mu bunlar? Ben onlardan daha iyi anlarım. Bacak kadar çocuk gelmiş de bana akıl öğretiyor,” der doktorların da arkasından konuşurdu. Herkes ondan yaka silkerdi. Bir tek yan yatağında yatan Satılmış ona katlanabiliyordu. Süleyman Efendi’nin bir çaydanlığı vardı. O çaydanlık devamlı sobanın üstünde durur, habire çay içerdi. Hemşireler fazla çay içmemesini söylese de, “Allah Allah.. Çaydan zarar geldiği nerde görülmüş?” diyerek çay içmeye devam ederdi. Satılmış’ı emir eri gibi kullanırdı. “Satılmış, getir çaydanlığı,” dediği an, bardağına çay doldurulurdu.

Çay içerken yorganını açar, sırtını duvara yaslar öyle içerdi. Doktorlar ve hemşireler onu uyarırlardı. “Terlisin, yorganını açıp sırtını duvara verme üşüteceksin,” derlerdi. Arada bir de camı pencereyi açtırır, göğsünü rüzgara verirdi, sonra da “Yok yok bu rüzgâr adamı hasta etmez. Bu rüzgâr Takkeli Dağından geliyor. İnsana şifa verir,” dedi. Derin derin rüzgârı içine çekerdi. Bazı geceler öksürük krizlerine giriyor, hiçbirimizi uyutmuyordu. Odada kalan diğer mahkûmlar onun yüzünden sabaha kadar uyuyamıyordu. Esrarkeş denilen mahkûm, “Gebermedi gitti yahu!” diyerek söylenip dururdu. Sabaha karşı ses kesildi. Nöbetçi hemşireler derhal sedyeyle ölüyü dışarı çıkardılar. Sabah vizitesinden sonra Süleyman Efendi’nin akrabaları gelmişti. Oğlu odaya girdi, bütün eşyalarını derledi topladı getirdiği çarşafın içine sardı çıktı. Çok geçmeden çocuk tekrar içeri girdi. Odanın ortalık yerinde etrafına bakınarak, “Bizim çaydanlık nerde?” diye sordu. Süleyman Efendi bir kaç günden beri ağırlaştığı için çay demlenmiyordu. Satılmış da midesindeki suyu aldırmak için hemşireyle birlikte muayeneye gitmişti. Çaydanlıktan kimsenin haberi yoktu. Esrarkeş, “Merak etme bulunur,” dedi. Esrarkeş’in bu lafıyla birlikte kapıdan şişman, yüzü kıpkırmızı bir kadın kafasını uzattı. Sertçe, “Helbet bulunacak, o da ne demekmiş?” dedi.

Kadın her yeri didik didik arattı. Bu yetmiyormuş gibi candarmalara haber verdi. Biz bulunur dedikçe, yüzüme hırsızmışız gibi bakarak koridorda bağırıp “Ben bunu kimsenin yanına koymam. Söyleyin çaydanlığı kim çaldı?Kim çaldıysa çıkarsın versin. Her taraf hırsız kaynıyor. Müdüre çıkacağım, başhekime varacağım...” diyerek hastaneyi inletti. Hemşireler, “Hanım burada bağırıp durmayın, hasataları rahatsız ediyorsunuz,” dedikçe kadın iyice bağırıyordu. Sonunda Satılmış iki büklüm içeri girdi. Çaydanlığı ona sorduk. Gece Süleyman Efendi ateşinden sayıklayıp durduğu için, çaydanlığı hademeye vermiş, ona su getirtmiş. Bazen elini yüzünü yıkamış. Arada bir inlemeye başlayınca da dudaklarına su vermiş. Sabaha yakın midesinden su alınacağı için de çaydanlığı hademeye emanet etmiş, doktorun yanına gitmiş. Satışmış hademeye söyledi, “Beybaba’nın çaydanlığını getiriver!” dedi. Hademe çaydanlığı getirmeye giderken, koridordan şişman kadının sesini duyduk. Aralarında konuşuyorlardı. Yanındaki kadına, “Ne demekmiş o? Devlet elinde can verdi. Ben elimi sürmem. Cenazesi için de on para vermem. Ahir vaktinde kocamı hapishane köşelerinde öldürdünüz de ölüsünü bana mı kaldırtacaksınız? İstemem, ne yaparsanız yapın,” dedi. Çaydanlığı gelince bohçanın içine koydu, onu da oğlunun koluna taktı, arkasından, “Az daha durursak bizi de soyamaya kalkacaklar. Hadisenize!” diye bağırarak gelen akrabaları da peşine takıp çekip gitti.

Satılmış, yanındaki eski püskü çantasının içinde, kirli bir bezi çıkardı. İçini açtı, üç tane on kuruşluk çıkarıp İsmail’e verdi. “Al şunu da bir testi alıver. Rahmetliyi mezarda kefensiz yatıracaklar, bari mezarına iki testi su döküver.”

Yazar: Yeter Özhal

Kamyon Yorumları

Kamyon Yorum bir kerede okuyup bitirdim çok güzel öyküler var

12-02-2018 20:51 !!

Kamyon Yorum değirmen kitabıyla hemen hemen aynı öyküler var neden böyle yapmışlar ki hayal kırıklığına uğradım burdakileri farklı zannediyordum

13-02-2018 03:57 !!

Yorum Yaz

:: Sabahattin Ali ::
:: Tavsiyeler ::
:: Kitap Rehberi ::
:: En Son Yorumlar ::


reklam veriletişim • © 2018 YazarOkur Kitap.