Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı

Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı
Kitabın Yazarı:Bilge Karasu Kitap Türü:Öykü/Hikaye Yayınevi:Metis Yayıncılık Yayınlandığı Yıl:1970 Sayfa Sayısı:160 ISBN:9789753422260 Kitap Puanı:8.5 / 10 | Yorum: 1

Fiyat Listesi / Satın Al

YazarOkur:bedava al Amazon:13,64 TL D&R:15,33 TL KitapYurdu:15,33 TL e-kitap,pdf,epub: *

8.5
Berbat Sıkıcı Ehh işte Güzel Harika
Harika
Giriş Yap Üye Ol

Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı - Bilge Karasu

Kitap Türü:Öykü/Hikaye

Puan Tablosu

Arka Kapak Bilgisi

Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı Özet

Eser üç hikâyeden oluşmaktadır.

ADA

Andronikos, yaşamının çoğunu manastırda geçiren bir papazdır. Manastır resimlere değer vermektedir. Aksini iddia etmek zindana atılma sebebidir. Andronikos, resme tapılmasını yanlış bulur ve bu düşüncesi ile iç sorgular yaşar. Düşüncesini çağına açamamaktadır ve çağında anlaşılamama korkusu onu sarar. Bu korku zaman zaman öfke sayesinde cesaretlenir. Andronikos için tek çare kaçmaktır. Kendini oraya ait hissetmeyen Andronikos her insan gibi uzaklaşmaya karar verir. Çünkü inandığı düşüncelerini yalanlayacak olsa geçmişte tüm yaşadıklarını da yalanlamak zorunda kalacaktır. Yaşamdaki değerleri sorgulayan Andronikos manastırdan kaçarken yakın arkadaşı olan İoakim ve Andreas’a demeyerek önce Galata’ya gider. Sonra Halkedon’a geçer. Daha sonra bir kumaş tecimeni aynı zamanda çocukluk arkadaşıyla bir kayıkta Nicomedeia’ya geçer. Yazar hikâyenin başında Andronikos’un manastırdan kaçtığını okuyucu ile paylaşmaz. Sayfalar ilerledikçe Andronikos’un neden kaçtığını, kafasındaki düşünceleri öğreniriz. Adronikos adaya ulaşana kadar birçok zorluk çeker. Yiyecek ve su sıkıntısı onu ansiklopedide öğrendiği bilgileri uygulamaya koyar. Adaya vardığında iki arkadaşı İoakim ve Andreas’ın yokluğunda ne yapacağını düşünür. Yeniliği kabullenemeyen Andronikos adada yenilik kavramını sıkça sorgular. Eski yalanı bırakıp yeni bir yalanı kabullenmek istemez.

TEPE

Yazarın bu hikâyesinde başkahramanımız İoakim’dir. İoakim’in hayatına, yaşamına bu bölümde ayrıntılı yer verilmektedir. İoakim, Andronikos’un manastırdan arkadaşıdır. Yetmiş yaşında bir rahiptir. İoakim, her yıl Aventinus Dağı’nın eteğine tırmanır. Bu tırmanmayı yaşından dolayı soluklanarak yapmaktadır. Bir kasım ayı sonu yine bu tırmanışı gerçekleştirecektir. Yola koyulduğunda hava güneşidir ama ilerleyen saatlerde hava serinler. Eski Roma İmparatorluğu’nda at yarışlarının yapıldığı meydan bataklığa dönüşmüş ve sivrisinek sesleri gelmektedir. Bataklığın karşısında yerleşim merkezi vardır. İoakim, burada birkaç çocukla karşılaşır. Bu çocuklar ona yabancı ve deli diyerek elindeki değneği almaya kalkışırlar. Daha sonra bir kadın çocukların bu davranışlarına son verir. İoakim’in benzetmesiyle karşıda esneyen ağızlara benzeyen saray yıkıntıları vardır. Daha sonra hava kararır ve İoakim bir fıstık ağacına yaslanır. Daha sonra tapınağa doğru yol alır. Tapınağa gittiğinde öğrencilerine gecikme nedenini söyler. Manastıra yeni girdiğinde bir rahip ona gerekmediğince konuşmamayı öğüt verir. Daha sonra yaşlı rahip yedi günlük çilehanesinde hayata gözlerini yumar. Yaşlı keşiş öldükten sonra İoakim, odasının penceresinden fark ettiği bir tilkiyi ona zarar veren adamın elinden kurtarır. İoakim, bu tilkiye her gün yiyecek verip ona bakmaya başlar. Onu görenler bu durumu ciddiye almamakla beraber çocuksu bir davranış olarak görürler. Andreas’ın tilkiyi sevmesiyle çevredekiler de tilkiye alışır. Andronikos’u İoakim çile çekmesi için manastıra götürür. Andronikos, manastırda sürekli konuşma cezası alır. İki nöbetçinin denetiminde aralıksız sekiz gün konuşur. Dokuzuncu günde ölür. İoakim, manastırına döndüğünde tilkiyi hasta bulur. Tilkiyi daha sonra suda boğarak öldürür. Tilkiyi öldürmesinin sebebi kitapta tartışılır. İoakim, tilkiyi acı çektiği için öldürmüş ya da çok sevdiği arkadaşının hatırasını yok etmek istemiştir. Bir canlıyı daha çok acı çekmesin diye yaşamına son vermek ilerleyen zamanlarda ötenazi olarak karşımıza çıkacaktır. İoakim, arkadaşı öldüğünde kaçmak ister. On beş yıl geçtikten sonra kaçmak için karar verir. Kaçmak bir tür kahramanlık olarak görülmektedir. Resim ve puta tapma gibi inançlar rahiplerin inançlarını savunmada bir baskı yaratmıştır. Kendi doğrularını düne kadar savunan rahipler şimdi savunamaz hale gelirler. Bu yüzden kaçma eylemini işlerler. Bir köle İoakim’e masal anlatır.

Bu masal bir mimarın masalıdır. Mimardan benzersiz bir saray yapılması istenir. Saraya giren herkesin kendi evi gibi hissettirecek bu yapıyı mimar sürekli erteler. Ortaya saray gibi bir yapı çıkmayacağını fark etmiştir. İoakim bu masaldan sadece hayatın kendisi olduğu anlamını çıkarır. İoakim’e Baş Papaz eski inançlarını sürdürebilmesi için bir tapınak verir. İoakim burada öğrencileriyle eski inançlarını yaşar. Hikâyenin sonunda İoakim, ölmeyi beklediğini ifade eder.

DUTLAR

Yazarın bu hikâyesinde başkahramanımız Anlatıcı ve Giulia Pozzi’dir. Anlatım eylemsel olarak değil de zihinsel olarak aktarılmaktadır. Yani kahramanın zihnindeki anılar kitaba bir su parıltısı şeklinde dağılmıştır. Anlatıcı ağaçlı bir yolda postaneye doğru ilerler.

Anlatıcının bu yoldaki diğer yürüyüşleri aklına gelir. Aynı yıl mayıs ayında dutların tırtıl tarafından yendiğini görür. Yolda ilerlerken silahlı askerler ve tutuklanan kişiler görür. Daha sonra ise dutların makinelerle tırtıllardan temizlendiğini görür. Haziran ayındaki yürüyüşünde dutlar yeniden yapraklanır. Anlatıcının diğer bir hatırında kalan anısı ekmek tabağından akrep çıkmasıdır. Anlatıcı daha sonra bu akrebi imha eder. Tekrar ekmek dilimlerler. Anlatıcının diğer hatırında kalan anısı piyano öğretmeni Giulia Pozzi ile ilgilidir. Piyano dersi verdiği bir gün anlatıcının babası Karasu içeri girer. Giulia Pozzi, öğrencisinin yaramaz olduğunu söyler.

Giulia Pozzi, İtalyan Konsolosluğu’nda sorguya çekildiğini ve bu sorguda ona kocası Gigi’yi sorduklarını anlatır. Karasu, Giulia Pozzi’ye faşist İtalyan milli marşı olan Giovinezza’yı söylemesini ister. Daha sonra Lili Marleen adlı şarkıyı duyarlar. Hikâye zaman olarak ikinci Dünya Savaşı’nın yaşandığı yıllardır. Anlatıcı diğer bir anısında gazete inceler. Bu gazetenin ismi Domenica Del Corriere’dir. 1899 yıllarında yayımlanmaya başlayan o dönemin ünlü bir İtalyan gazetesidir. Gazetede İtalyanların Habeşistan’daki katliam resimleri göze çarpar.

Anlatıcının diğer bir anısı Giulia ve Gigi ile ilgilidir. Burada Türkiye’ye kaçışları anlatılır. Anlatıcı diğer anısında babasına Afrika’nın yakın olup olmadığını sorar. Babası Afrika’nın yakın olduğunu söyler. Anlatıcı da yamyamların geldiğini söyler. Son anısında ipek böceklerinin dut yapraklarını yemesi anlatılır. Hikâye burada son bulur.

Değerlendirme

Bilge Karasu, edebiyatımızda postmodern romanın başarılı örneklerini ortaya koymuş bir yazarımızdır. Hikâye türünde olan “Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı” adlı eseri 1970 yılında yayımlanır. Yayımlanan eseri 1971 yılında Sait Faik Hikâye Armağanı almıştır.

Hikâyede iç içe geçmiş farklı zaman dilimleri mevcuttur. Kitapta üç hikâye bulunmaktadır. İlk hikâye olan Ada’da Adronikos’un adaya kaçışı anlatılır. Okuyucu bunu ilerleyen sayfalarda bunu fark eder. Yazar, Andronikos’un yaşantısını daha geriye alarak onun iç dünyasını okuyucuya aralamayı ihmal etmez. Aslında hepimiz Andronikos gibi çevremizde düşüncelerimizi farklı olduğu için açamamış ya da anlaşılamamışızdır. Bu yüzden uzaklaşmayı ve o ortamdan kaçmayı kendimize daha yararlı bulmuşuzdur. İşte Andronikos’un temel sorunu çağında anlaşılamama korkusudur. İnsan düşünce olarak çatışmayı ve yabancı olmayı kaldıramaz. Hele ki bu düşüncenin bir cezası da olacaksa bu böyledir.

Bilge Karasu’nun felsefi yanı bu eserinde kendisini göstermiştir. Ada adlı hikâyede “kaçmak” eylemi göze çarpar. Hikâyede sürekli iç monologlar halinde yenilik kavramının sorguladığını görürüz. Geriye dönüş tekniği, tasvir tekniği de kullanılmıştır. Bilge Karasu’nun hikâyesine neden Ada ismini verdiğini hikâyeyi okuduktan sonra sorguladığım bir durum oldu.

Ada genelde yalnız kalmak isteyenlerin ve kaçmak isteyenlerin tercih ettiği bir mekândır. Andronikos da kendisine rahat edebileceği bir ortam aramaktadır. Bu sebeple yazar bu ismi vermiş olabilir. Tepe isimli hikâyeye baktığımızda da aynı şekilde geriye dönüş ve tasvir tekniklerinin kullanıldığını söyleyebiliriz. İoakim de arkadaşı Andronikos gibi düşüncesini anlatmaya çekinen ve onun gibi kahraman olmaya çalışan birisidir. İoakim’in hikayesinde “ölüm” kavramı göze çarpar. Hikâyeye Tepe isminin verilmesi dikkatimi çeken bir durumdur. Tepe yüksek ve semaya yakın bir mekândır. Sürekli ölümü sorgulayan İoakim, Tanrıya ulaşmak için tepeye çıktığını düşünüyorum.

Son hikâyesi Dutlar’da yazar isimsiz bir anlatıcı ile piyano öğretmeni Guila’yı hikâyenin merkezine oturtur. Anlatıcının zihninde canlanan anılar verilir. Hikâyeye Dutlar isminin verilmesi dikkatimi çeken bir durumdur. Tırtıl nasıl bir yaprağı yiyor ve zarar veriyorsa insanlar da tıpkı bu tırtıllar gibi dünyaya zarar vermektedir. Kitap sona doğru dutların yeniden yaprak açması okuyucuya umut ekmektedir. Dut yaprakları nasıl yenileniyorsa bu düzen de bir gün yenilenecektir.

Bilge Karasu’nun kalemini beğenen herkesin zevkle okuyacağı bir kitaptır. Özellikle yazarın eserlerini okumaya yeni başlayacaklar için kaçınılmaz başucu kitabıdır.

Editör: Begüm Attar

Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı Yorumları

özet ve değerlendirme çok güzel olmuş emeğinize sağlık 🥰

08-07-2020 18:52