Tuncay Terzihanesi

Tuncay Terzihanesi
Kitabın Yazarı:Sunay Akın Kitap Türü:Deneme Yayınevi:İş Bankası Kültür Yayınları Yayınlandığı Yıl:2010 Sayfa Sayısı:204 ISBN:9789944887984 Kitap Puanı:8.9 / 10 | Yorum: 1

Fiyat Listesi / Satın Al

YazarOkur:bedava al Amazon:8,39 TL KitapYurdu:9,10 TL D&R:9,80 TL e-kitap,pdf,epub: *

8.9
Berbat Sıkıcı Ehh işte Güzel Harika
Harika
Giriş Yap Üye Ol

Tuncay Terzihanesi - Sunay Akın

Kitap Türü:Deneme

Puan Tablosu

Arka Kapak Bilgisi

Tuncay Terzihanesi Özet

Eser kırk altı öyküden oluşmaktadır.

Şili Kimin Ceketinin Parçasıydı?

Yazar bu öyküde babasını anlatmak istemiştir. Trabzon’da Tuncay Usta olarak bilinen çalışkan bir terzi vardır. Oğlu babasına hayran olarak büyümüş onu kahramanı olarak görmüştür. Tuncay Bey’in dükkanında renkli kolonya kapakları eksik olmamaktadır. İstanbul’a gittiğinde renkli kumaş ve oğluna hediyeler getirir. Bu renkli kumaş artıkları yere düştüğünde babası onlardan ülke yapmak ile uğraşır. Bir gün genç ve sarışın kız bu dükkâna gelir. Tuncay Usta heyecandan iğneyi eline batırır. Bu kızı defalarca provalara çağırır. Arada dükkânda “Divane aşık gibi” türküsünü söylemektedir. Öyküde yazar babası Tuncay Akın’ın mesleği ve oğlunun ona olan bağlılığı anlatılmıştır.

Noel Baba Nasrettin Hoca’ya Karşı

M.S 6. yüzyılda hükümdar olan I. İustinianos Demre’deki kiliseye hazine gönderir. Bu hazineyi adak niyetine yollamıştır. Bu eser Arap korsanların eline geçtikten sonra Hürri Nine adında çoban kadın bu hazineyi bulur. Daha sonra bu eser tarihi kaçakçıların eline de geçer. Boyut olarak büyük olduğundan bu hazineyi gömerler. Aziz Nicolaus, “mucizeler yaratan” lakabıyla bilinmektedir. Her yıl başı çocuklara hediye getirende ondan başkası değildir. Bazı inanışlar Noel Baba isimli kişinin Akdeniz’de olduğunu söyler. Ama Noel Baba’nın Akdeniz ikliminde kalın giymesi olanaksızdır. Yazar, Noel Baba ile Nasrettin Hoca arasındaki bağa eleştiri yapar. Nasrettin hoca Anadolu’muzun bir tipi haline gelmiştir. Bilirsiniz onun “Parayı getiren düdüğü çalar” ünlü bir fıkrası vardır. Bu fıkra ile Noel Baba ile Nasrettin Hoca’yı eleştirir.

İnsanlara mı İnanacağız Yoksa!?

Ara Güler’in “Tabanca ve Ekmek” adlı eserleri Ankara’nın Kaleiçi semtinde çektikleri fotoğraftır. Bu fotoğrafta bir kızın ekmek kucağındadır. Yanında bir oğlan çocuğu vardır. Onun elinde de oyuncak bir tabanca vardır. Yazar, bu tabanca tutan çocuğun şimdiki yaşamını merak etmektedir. Tabancanın onun hayatında bir çocukluk oyuncağı olarak mı kaldığını yoksa onun tabancayı işine kadar bulaştırıp bulaştırmayacağını sorgular. Ara Güler Romeo Martinez isimli arkadaşının evine yemeğe katılır. Yemekte fotoğrafçı bir arkadaşı Ara Güler’in fotoğrafı hakkında yorum yapar. Ara Güler, arkadaşının attığı resimleri beğenmediğini Charlie Chaplin, Albert Einstein, Pablo Picasso’nun yan yana resmini çekebilirse çektiği resimlerin daha güzel olacağını söyler.

Dönme Dolap Ölçeği

Yazar, eserinde “dolap çevirmek” adlı deyim üzerine yoğunlaşmıştır. Peki bu “dolap çevirmek” deyimi nereden geliyor? Osmanlı zamanında haremlik ve selamlık kuralı vardır. Eğer bir hareme erkek gelecekse önce dolap denilen bir yere gelir seslenir. Dolap kullanımına Abdülhak Şinasi’nin “Boğaziçi Mehtapları” adlı eserinde yalılarda yaşayan kızların evine gelen delikanlılar dolaba gelerek hizmetli ile mektup yollamışlardır. O günden bugüne filizlenip gelen “dolap çevirmek” deyimi hileli iş yapma anlamındadır. Bayram günlerde çocukların heyecanla sıra bekleyip binmek istediği dolaplar da vardır. Bu dolaplar hepimizin çocukluğunda en az bir defa binmiş olduğu oyuncaklardır.

Kumaştan Kumaşk’a

Yazar, kısa etek ve uzun eteğin insanlar üzerinde yaptığı sosyal etki ve eteğin yaşı gibi konular üzerinde yoğunlaşır. Yazarın ilk etekli gördüğü kişi Ayşegül’dür. Bu karakter de bir kitap kahramanıdır. Dünyaca ünlü Vouge, eteğin kadınlar üzerinde yaşı olmadığını savunan bir markadır. Diğer başka markalar uzun etek modasını yaygınlaştırmaya çalışırlar. Kumaşın insan ellerinden kumaşk’a dönüşen öyküsüdür bu öykü.

Bir Dans Pistidir Dünya

Dansın müzik ile hayatımıza girdiğini ve dansın evrensel bir dil olduğu üzerine durur. Dansın hayatımızda öneminin büyük olmasına karşın en güzel dansın evlilik dansı olarak nitelendirilmesine karşı çıkmaktadır. Çünkü elbisenin içinde gelin ve damat rahat değildir. Bu elbise çiftin üzerinde üniforma gibi gözükür. Yazar dansın sınırları olmayan, özgür bir alan olduğunu düşünmektedir. Bu durum gerçekten de öyledir. Dans da bir sanattır. Sanat bağımsızlığa karşı isyan bayrağını çeken asi bir şövalye gibidir. Buna karşın 744 yılında Papa Zacharias dansı yasaklar. Çünkü Papa şeytanın dansta rol aldığını savunmaktadır. Yazar, dansın başkenti olarak Paris şehrini görmektedir.

Masal Bu Ya!

Öyküde bir cambaz vardır. Cambaz denilen bu kişi bir kulübeye gelir. Bu kulübede ilerledikçe İstanbul’un türlü türlü mekânlarına rastlar. Galata kulesinin özgürlüğünden, Kız Kulesi’nin denizlerin çerçevelediği yalnızlığına kadar okuyucuyu gezdirir. Galata kulesi, İstanbul’u kadraja aldığından özgürdür. İnsanların, ürkek bakışlı kedilerinin uğrak mekânıdır. Kız kulesi ise ucu görünmeyen denizin ortasında yalnızdır. Yazar, bu tarihi yerlerin insanların hayatı ile birleştiğinde ne kadar anlamlı olduğuna dikkat çekmektedir.

Kız Kulesinin Renkli Tarihi

Kız kulesi İstanbul’da birçok medeniyete beşiklik yapmış ve birçok sanatçıya ilham olmuş bir yerdir. Öyküde yazar Kız Kulesi Sokağı’ndaki Kız Kulesi Apartmanı’nı aramaktadır. Yazar, okuyucuya bir yanılgıdan bahseder. Bu yanılgı bu adresi duyan kişilerin bu kişinin İstanbul’da birini arayabileceğini düşünmesidir. Ama gerçekte aranılan yer Ankara’dadır. Bunun da sebebi Kız Kulesi’nin yaygınlaşmış meşhur şöhretindendir. İnsanların çoğu Kız Kulesi’nin resmini evinde, elinde, cüzdanında taşımıştır. O sebeple bu Kız Kulesi o kadar meşhurdur ki Ankara’da bir sokağın ismi olmuştur. Öyküde Kız Kulesi efsanesi olarak bilinen bir efsaneden de bahsedilir. Bu efsaneye göre kral falcıya gider. Falcı kızının bir yılan tarafından sokulup öldürüleceğini söylemesi üzerine kral kızına Kız Kulesi isimli bir kule inşa eder. Kızını buraya yerleştir. Buna rağmen üzüm sepeti içerisindeki yılan prensesi öldürür. İkinci bir efsaneye göre de Battal Gazi’nin tekfurun kızına abayı yakmasıdır. Tekfur önlem alsa da kızının Battal Gazi’nin eline geçmesinden kurtulamaz.

Kız Kulesindeki Babaanne!

Kız Kulesi’nin “ilk şiir cumhuriyeti” olarak 1992 yılında tescillenmesini ve Amerikalı şairlerin bu durumu çekememesi gibi konular üzerinde durur. Yazar, Amerikalı şairlerden farklı olarak para değil kitap taşıdığımızı belirtmiştir. Burada Kız Kulesi’nin şiirin gücüyle kurduğumuzu vurgular.

Su’daki Us

Yazar, insanoğlu için önemli bir kaynak olan su üzerinde durmuştur. İnsanoğlunun topraktan gelmesi gibi bir söylemi vardır. İnsanoğlu aslında bir damla sudan meydana gelmiştir. Su ile ilgili diğer konulardan biri de İstanbul’un su ağı zenginliğine değinmesidir. İstanbul su çeşmeleri bakımından zengindir. Günümüzde de su ağı gelişmiş bir şehrimizdir. İnsanoğlu su üzerinde usunu kullanarak suyu evcilleştirmiştir. Falcılar da insanların kaderini görmek için suya bakmaktadır. “S” harfinin hortuma benzemesi “U” harfinin de kaba benzeterek konuya farklı bakış açısı getirmiştir.

Merdiven 40’a Dayanır!

Merdiven dediğimizde aklımıza obje olan merdiven gelir. Fakat merdivenin farklı çağrışımları da vardır. Merdiven bazen yaşlanmayı bazen de kurtarıcılığı üstlenen simgeyi ifade eder. Bazen de çocukların tırabzanlardan kayması aklımıza gelir. Ahmet Haşim’in “Merdiven” şiirinden de bahseder. Bu şiir insanın ölümü yavaş yavaş fark etmesi ile kendini sorgulayışın şiiridir. Son çıkılan merdivenin de idam sehpasına çıkılan merdiven olduğunu söyler. Doğrusu merdiven deyip de geçmeyelim.

Yemeğin İlham Perileri!

Öyküde Fransız mutfağı ile Türk mutfağı arasında kıyaslama yapmıştır. Türk mutfağında İskender yemeğinin tarihçesine değinilir. 1867 yılında İskender Efendi tarafından icat edilmiştir. O gün bu gündür bu yemek Türk mutfağının vazgeçilmezlerinden olmuştur. Yazar, Bursa’daki Botanik Bahçedeki “Müze Restaurant” adlı mekâna ne zaman yolu düşse gittiğini anlatır. Bu lokanta da anı defterlerine isteyenler hatıra yazmaktadır.

Aşkın Semti

Yazar, öyküsünde aşkın semtini sorgular. 14 Şubat’ta hiç kimse elinde çiçekler ile İstanbul’da dolaşmaz. Bunun sebebi de Mehmet Ali Paşa’nın kızı Zeynep Hanım ile damadı Kâmil Bey arasına ayrılık girmesidir. İstanbul’a girişi yasaklanan damat karısına gidememektedir. Karısı da babasını ikna etmek için gelip gitmektedir. Babası kızına kıyamaz. İsteğini kabul eder. Birbirine kavuşan karı kocanın çocukları olmaz. Mehmet Ali Paşa’nın kızı ile damadı bir çocuk hastanesi kurarlar. Bu hastanenin bahçesinde iki türbe vardır. Bu aşk İstanbul’un bir Zeynep Kâmil semtine isim olur. Yazar, 14 Şubat’ta bu sevgilinin mezarına çiçek bırakıp bırakmadıklarını sorgular. Günümüz aşklarının yapaylığında bahseder. Eskiden komşu kızına aşık olunduğu ve genç kızların penceresinin önüne limon, kömür ya da ekmek koyduklarını söyler. Kömürün anlamı aşkından kömür gibi yanmak, limonun anlamı özlemden dolayı sararmak, ekmeğin anlamı da kuru ekmeğe bile razı gelmektir. Günümüzde sevgi, aşk gibi kavramlar aslında yok gibidir. Önceden ciddi samimi aşklar varken şimdilerde sosyolojik, teknolojik gelişmeler basitleştirmiştir. Önceki aşıklar haftalarca mektup beklerken şimdilerde telefonla bu daha da kolaylaşmıştır.

Köyden Gelen Kız

Yazar, bu öyküyü çocukluğundan yola çıkarak yazar. Önceden cumartesi günleri okul yarım gündür. Okuldan çıktığında annesi onu apartman girişinde beklemektedir. Üzerindeki önlüğü çıkarıp bir poşete koyup Mahmut Amca’nın karısına vermektedir. Annesinin sevdiği film için sokaklardan koşa koşa eve geldiklerini ve annesinin orta koltuğa oturmasını anlatıyor. Anneannesi çalıştığı hastaneden boş serum şişelerini getirir. Annesi de bunları film izledikçe çantasında taşımaktadır. Çocuğun tuvaleti gelirse bunun içine yapmaktadır. Film de Zeynep Değirmencioğlu ve Hulusi Kentmen vardır. Zeynep, köyden gelen bir kızdır. Şehirdeki hayata alışamaz. Arkadaşları onunla alay ederler. Zeynep eğitim aldıktan sonra doğru yürümeye ve çatal bırak tutmaya başlar. Yazar, bir kitabın insanı doğru yürütebildiğini ve okunursa da daha iyi yürünebileceğini söyleyerek öyküyü bitirir.

Kitapsızlığın Sızısı

Yazar, kitabın değeri üzerinde durmuştur. Kitaplığı olmayan bir evin soğukluğundan bahseder. İnsan hayata gözlerini açtığından itibaren eğitime tabi tutulur. İnsanlar hayvanlar gibi iç güdüleriyle hareket edemez. Bu yüzden eğitim almalı ve kitap okumalıdır. Avrupalıların metroda kitap okuma alışkanlığı vardır. Bu alışkanlık ülkemizde yoktur. İnsanlar genellikle telefonu tercih etmektedirler. İnsan üç yıl gibi bir zamanını tuvalette geçirir. Fakat bir yılını bile kitap okumaya ayıramaz.

Rafta Devrilen İki Kitap

Isparta’nın Sütçüler Kaymakamı’nın Orhan Pamuk’un kitaplarını yasaklaması çağ dışıdır. Gönüllü bir kütüphaneci vardır. Adı da Muzaffer Gökman’dır. Onun emeğiyle çocuk kütüphanesi açılır. Daha sonra kitaplar kütüphaneye dar gelince Muzaffer Gökman, yan taraftaki diş hastanesini de kütüphane yapmayı düşünür. Gerekli çalışmalar başlatılır ancak cenaze otoparkı yapılacak diye kütüphane yapılamaz. Yazar, bu öyküde cenaze otoparkının kitaplardan bu denli önemli görülmesini eleştiriyor.

Oyuncak Bebek Yüzleri

Yazar bu öyküsünde oyuncak bebek yüzlerinden bahseder. Eskiden oyuncakçılar yaptığı bebeklerin yüzü gerçekten gülerken şimdilerde o gülücük yerini üzüntüye bırakmıştır. Konuşan ilk bebeği Edison yapar. Ülkemize elektik geç gelir. Bu yüzden ilk konuşan bebek yapımı Cumhuriyet’e dayanmaktadır. Farklı bir hususta bebek yapımının günah görülmesidir. İnanışımızdan dolayı bu da etkiler.

Kuklalar ve Gözyaşı

1934 yılında Hikmet Feridun Es son kuklacılardan Saadettin Bey’i bulmak için yola koyulur. Kuklacı Saadettin Bey’i bir kukla yapmakta iken bulur. Gelmişken Saadettin Bey’e kukla seyrettirir. Hikmet Feridun Es, Saadettin Bey’in yanına söyleyişi yapmak için gelmiştir. Yaptığı söyleyişi Yedigün gazetesinde yayımlar. Bir zamanlar İstanbul kuklacılar ile doluyken şimdi bu meslek ölmüştür. Zeki Müren’in kendi boyunda kukla yaptırıp sahneye çıkarttığını söyler. Bu kuklaya şarkı bile söyletmiştir.

Nâzım’ın Unutulan Bir Şiiri!

Kısa ömürlü böceklere hayvanbilimde ephemera adı verilir. Sahaftan kitap aldığımızda bazen arasında takvim yaprağı, unutulmuş bilet, yaldızlı sakız kâğıdı çıkabilmektedir. Yazar bunlara da ephemera adını verir. Çizgi romanları ailesinden gizli ders kitaplarının arasında okumuştur. Çizgi roman okuyan çocuklara adam olamaz gözüyle bakılmaktadır. Yazar, aksine çocuğun serüven ruhunun geliştiğini söylemektedir. Müjdat Gezen’in turnelerinde hep çizgi roman okumasından bahseder. Müjdat Gezen, hiç kitap okumayan biri bile bu kitapları okuyorsa benim kitabımı neden okumasınlar diye düşünür. Savaş Dinçel’in resimleri ile Nâzım Hikmet’in yaşantısını ele alan bir kitap ortaya çıkarır. Moskova’ya giderek çalışmaları sürdürür. Azeri asıllı Türkolog Ekber Babayev ile de tanışır burada. Babayev dosyaları karıştırırken bir şiir bulur. Babayev bu şiiri Müjdat Gezen’e verir. Müjdat Gezen de bu şiiri kitabına alır. 1983 yılları gibi Müjdat Gezen ile Savaş Dinçel tutuklanır. Nâzım Hikmet’e Ömer Deniz’in şiirlerini okutmasıyla 1980’de Ömer Deniz tutuklanır.

Beyoğlu’nda Bir Şair

Yazar bu öyküsünde Beyoğlu sokaklarını kadraja alır. 1930’lu yıllarda Beyoğlu’nda yürürken turistik ve tarihi yer olmadığını söyler. O yıllarda Beyoğlu gösteriş merkezi olduğunu yazar bizimle paylaşır. Bu durum Nâzım Hikmet’in de yazılarında karşımıza çokça karşılaştığımız bir durumdur. Nâzım Hikmet’e göre Beyoğlu’nun vitrinleri kadar içi de sahtedir. Bu mekânlardan birisi de Tokatlıyan Otel’idir. Bu otelde kalanların kendini asilzade olarak görmelerini eleştirir. Nazım Hikmet’in karşılaştığı bir durum da bir emekçinin öyküsüdür. Bu emekçinin Beyoğlu’nda vitrinlere gözü takılmıştır. Bir vitrinde yeşil bir kravat dikkatini çeker. Bu kravatı yemesinden içmesinden keserek edinir. Kravatı sadece bir hafta takabilir. Sonrasında emekçinin ağzından kan gelerek ölmüştür. Nâzım Hikmet ironi yaparak kravatın onu boğduğunu düşünür.

Kunduracılara Ne olmuş?

Öykü Platon’un ateş tanrısı Hephaistos’u ihtiyacı olduğu için çağırır. Yazmış olduğu şiirleri de ateşe atar. Bu hareketiyle şiir akademisinden kovulur. Ama nice şairlerin de dizelerinde yaşar. Nicola Sacco bir kundura fabrikasında çalışmaktadır. Ricası üzerine Bado isimli arkadaşının tamirden arabasını almaya gider. Yanında üç arkadaşı daha vardır. Gittiklerinde arabanın hazır olmadığı söylenir. Sacco ve arkadaşı Vanzetti tramvayda gözaltına alınır. Götürüldüklerinde soygun ve cinayetten yargılandıklarını anlarlar. Yedi hafta süren duruşma nihayet tamamlanır. Sacco ve Vanzetti’nin elektrikli sandalyede idam edilmesine karar verilir. Sacco ve Vanzetti idam edilir. Polisin Sacco’nun tabancası yazıp diğer raporda Sacco’nun tabancası olmadığını söyleyerek kendisi ile çelişmesi akıllarda kalır.

Filleri Yutan Pireler

16 Haziran 1950’li yıllar Türkçe ezan kaldırılıp Arapça ezan okutulmuştur. Bu dönemde başbakanlık yapan Adnan Menderes’tir. Yazar, ezanın Türkçe okunulmasından vazgeçilmesini eleştirir. Orhan Veli ve Mithat Kuntay o dönem bu karışıklığa rağmen düşüncelerini savunur. Ezanın Türkçe okutulmasından yanadır bu aydınlar. Sunay Akın da bu düşünceye sahip çıkmıştır. Öykü, Orhan Veli’nin pirelerin filleri yutması ile ilgili şiiriyle biter.

Müzik Şövalyeleri

İstanbul 1999 yılında sokak çalgıcılarının hayatımıza girmesini anlatır. İstanbul’a Balkanlardan bir göçün geldiğinden bahseder. Bu insanları sokakta görenlerin merak etmemesini eleştirir. Yaptıkları müziği kimsenin listelerde bulamadığını söyler. Bu göçmenlerin çoğu bir müzik şövalyesi gibi sanatını sokaklarda sergiler.

Bursa Hamamı ve Boğaz

Bursa’nın göbeğinde olan heykel semtini ele alır. Adını meydanda bulunan Atatürk heykelinden almıştır bu mekân. Heykelde de “Hürmetle eğil” ifadesi yer almaktadır. Yazar bu eğilmek kelimesine takılır. Anlam vermekte zorlanır. Atatürk insanlara eğilmek yerine dik durma hakkını verdiğini söyler. Bu kelime aslında bize bu kadar yenilik getiren Atatürk’ün önünde eğilmeyi ifade eder. Atatürk, bilimin ve aklın yolunda yürürken karşına çıkan engeller karşısında asla eğilmememizi istemektedir. Senelerdir ezilen kadınların köleliğine son vermiş ve onları yüceltmiştir. Atatürk’ün Sabiha Gökçen’i evlat edinmiştir. Bu kadın ilk kadın pilotumuz olur. Atatürk’ün adı ne zaman geçse bu yüzdendir ki Sabiha Gökçen hep göklere bakar. Annesinin çocukluğunda onu kadın hamamına götürmesini de ekler. Yaşamındaki ilk sansür olan sabunlu sudan bahsetmeyi ihmal etmez.

Nedir Değişen?

Trabzon’un yollarının yokuş olmasına değiniyor yazar. Trabzon düz yola hasrettir. Yokuş ve rampalar çoğunluktadır. Yokuşları inerken ister istemez insanın hızlanmasını ve yokuşu çıkarken de ağırlaşmasını anlatır. Trabzon’un eski denizi kalmamıştır. Kirlenmiştir. Diğer bir taraftan oyuncak ve oyuncakçılar üzerinde durmaktadır. Oyuncakçılar oyuncaklara ticaret olarak bakmamalıdır. Anne ve baba da çocuğuna aldığı oyuncağa dikkat etmelidir.

Dersimiz İstiklal

Kastamonu Lisesi’ndeki iki öğrenci TBMM’nin açtığı “İstiklal Marşı” yarışmasına bir şiir göndererek katılır. Bu iki arkadaştan birine bu yolda devam etmesini söyleyip başarılar dilerler. Bu öğrenci aldığı destek ile Hababam Sınıfı eseriyle tanınan Rıfat Ilgaz’dır. Bu öykü Mehmet Akif Ersoy’un da öyküsüdür. Devletin verdiği para ödülünü almayan ve bu şiiri milletimize armağan eden Mehmet Akif Ersoy’a ne kadar teşekkür etsek de azdır. Ticaret olmasın diye kitabına dahi şiiri kabul etmemiştir Akif.

Barış’ı Çok Özlüyorum!

Rikkat Hanım’ın iki oğlu vardır. Bu çocuklarını İkinci Dünya Savaşı sırasında doğurduğu için isimlerini Savaş ve Barış koyar. İsmi Barış olan oğlu bizim bildiğimiz Barış Manço’dur. Savaş yılları Barış’ın yüzünü güldürmez. Oynayacak bir oyuncağı dahi yoktur. Büyük oğlu Savaş annesine bugün bayram olup olmadığını sorar. Annesi o kalabalığın sebebinin Savaş olduğunu söyler. Savaş, bunun üzerine Barış’a oyuncak verirse ismini değişmelerini teklif eder. O gün Barış bu teklifi kabul etmeyince ilk defa kardeşler kavga eder. Barış’ın okul hayatı parlak geçmez. Dersleri iyi değildir. Arkadaşları soyadını garipser. Kızılderili soyadı olduğunu söylerler. Manço soyadının Kahramanoğulları’ndan miras kaldığını öğrenir. Cemal Süreya, Barış Manço’nun resim dalındaki karşılığının Bedri Rahmi Eyüboğlu olduğunu söyler. Barış Manço, ünlü bir sanatçı olduğundan medya dediklerini çarpıtır. Barış Manço 1 Şubat 1999 yılında hayata gözlerini yumar. Tesadüf o ki Abdi İpekçi’nin ölüm tarihidir ve “Barış” adında ödülü vardır.

Hey Gidi Kâzım Koyuncu!

Kâzım Koyuncu küçük bir çocukken babasından denizi anlatmasını ister. Dağlar arasında büyüyen bu çocuğa baba denizi anlatmaya çalışır. Yıllar geçer. Kâzım Koyuncu tekrar tekrar babasının yanına gelir. Babasına tekrar denizi anlatmasını söyler. Büyüyünce babasına bugün denizi anlatmak zorunda olmadığını çünkü denize gideceklerini söyler. Sonra da babasına denizi göstermesini söyler. Kâzım Koyuncu öldükten sonra Hopa’ya defnedilir. Ölümünden sonra dostları onu yalnız bırakmamıştır. Doğumun insanları eşitlediğini, ölümünde seçtiğini söyleyerek bitirir.

Ölüm Bıçak Gibi

Yazar, edebiyatımızdaki yersiz tartışmaları anlatır. Türkiye’de en çok kırılanın yumurta ve şairler olduğunu söyler. Ümit Yaşar Oğuzcan, Ergin Günçe gibi yazarlar Attila İlhan’ı eleştirir. Yazar, bunlara gerek olmadığını anlatmaya çalışmıştır. Atilla İlhan’ın şiirlerinde en çok kullandığı telefon ve gözlük motiflerinin olduğunu söyler. Attila İlhan’ın şiirlerinde gramofon sesi vardır. Şiirlerini de hep küçük harfle yazmaktadır. Attila İlhan öldükten sonra da telefon hattı kesilip gözlüğün kızıldığını anlatır. Bu hepimiz için geçerlidir. Edebiyatımızdaki tüm şairler değerlidir.

Çorap Söküğü Dikersin

Yazar, bu öyküde önemli bir yaraya parmak basmıştır. Sarah Birsel bir şiir yazmıştır. Bu şiirde elleri soğan kokan, vücudu çocuk yapmaktan bozulmuş bir kadın vardır. Kocası da çirkindir. Refik Halit Karay, bu şiirin aile ahlakını bozup kızların evlenmekten vazgeçtiğine dair sözler söyler. Şiiri Orhan Veli, Melih Cevdet Anday, Oktay Rıfat Garip adlı kitabı birlikte yayımlamışlardır. Bu şiirde bu kitaptadır. Bu şiir büyük ses getirir. 23 yaşındaki yazar Salah Birsel yaylım ateşine tutulur. Ulus Gazetesi’nden Sabahattin Sönmez sert eleştiriler yağdırır. Bunun üzerine şair yargılanır. Salah Birsel’in lehine sadece Ozansoy ifade verir. Şair, şiirini anlam için yazmadığını savunur. Şairin suçsuz olduğu mahkemece karar verilir.

Anne De de, Arkadaşın Duysun!

Ziya Osman Saba arkadaşını ziyarete hastaneye gider. Arkadaşı son zamanlarında konuşamamaya başlamıştır. Onu gördüğünde arkadaşı o kadar heyecan duyar ki konuşamayınca sesler çıkarır. Annesinin onun konuşmaya çalıştırdığında anne sözü çıkmıştır. Onu tekrar söyletebilmek için uğraşır. Annesinin gözlerine Cahit Sıtkı Tarancı’nın “Anne Ne Yaptın?” şiirindeki mısralar ile sessizce konuşmaktadır. Bu kişi Cahit Sıtkı Tarancı’dan başkası değildir.

Cin Ali İle Berber Fil

Cin Ali kitaplarını edebiyatımıza kazandıran Köy Enstitü çıkışlı Rasim Kaygusuz’dur. Rasim Kaygusuz’un “Cin Ali İle Berber Fil” isimli çocuk kitabı üzerine durulur. Bu öyküde Cin Ali bir sirke meşhur fili izlemek için gider. Filin tıraş edeceği adam gönüllü seçilir. Fil gerçekten de adamı tıraş etmiştir. Rasim Kaygusuz bu kitaplarını okusunlar diye Doğudaki çocuklara da gönderir.

Dolmakalem Kırılmasın!

Dinçer Sezgin’in Kaveko adlı öyküsü bir çocuğun dolma kalem aşkını anlatır. İsmini de bu kalemden almaktadır. Dinçer Sezgin’in Kaveko adlı kitabı çocuklar için müstehcenlik içerdiği için suçlanır. Yazarın eserinde müstehcenlik bulunmaz. Yazdığı kitap da çocuk kitabı değildir. Bir öykü kitabıdır. Onlarca ödüle layık görülmüş yazarımız bilgisiz insanlar ve sanattan anlamayan insanlar tarafından acımazsızca eleştirilir.

Aceh’te Unutulan Türk Acısı!

2004 yılında Sabah Gazetesi’ndeki haber yazarın dikkatini çeker. Aceh’teki tusunamin Türklerin canını aldığından bahseder. Yazar, buradan sonra oradaki Türkleri mercek altına alır. Bu durum üç kıtaya hüküm sürmüş Osmanlı Devleti’nden kaynaklanıyordur. Osmanlı Sultanı Sarı Selim zamanında Aceh’e yerleştirilen Türkler yerli halk ile kaynaşır. O günden sonra Türkler oradan çıkmazlar. Ertuğrul Fırkateyninin Aceh halkı üzerine etkisi büyük olur. Bu fırkateynin komutanı olan Osman Bey, bu fırkateyn ile batar. ceseti de bulunamaz.

İstanbul’un Günlüğü!

Bir asker çatışma bitip akşam olunca eline İstanbul’dan getirdiği bir kitabı alır ve okur. Bu kitabın ismi Çalıkuşu’dur. Güzel olduğu kadar iffet sahibi olan Feride’nin yaşamı anlatılır romanda. Feride’nin annesi ve babası ölünce yatılı okula verilir. Okulda ziyaretine şekerler getiren Kâmuran’a aşık olur. Sonra köy köy dolaşan Feride karşılaştığı zorluklara rağmen öğretmen olmaktan vazgeçmez. İffetine dedikodu gelmesin diye Hayrullah Bey ile kâğıt üstünde bir evlilik yapar. Hayrullah Bey ölünce tuttuğu günlük yaprakları sayesinde Kâmuran gerçekleri öğrenir. Çalıkuşu kitabını okuyan asker Mustafa Kemal Paşa’dır.

Tek Tanık; At Heykeli!

“Mermer Konak” adı verilen atlı bir köşk vardır. Bu köşkün hanımı Nimetullah Hanım evlense bile köşkü terk etmez. Kocası Mahmut Muhtar Paşa’yı bir şekilde ikna ederek kökte yaşamaya devam ederler. Nimetullah Hanım ailesine düşkün, fakirlere yardım veren kimse olarak ünlenir. Evin hizmetlisi iki genç kız Yêgane ile Selma hırsızlık ile suçlanır. Fazla baskı gören bu kızlar bir bayram sabahı zehir içerek intihar ederler. O günden sonra tek kanıt bahçedeki at heykeli olur. Bu Mermer Konak günümüzde Sakıp Sabancı Müzesi olmuştur.

At Geçmez Sokağı

Atın uysal bir hayvan olmasından bahseder yazar. Tarihimizi kazısak nice at seven hükümdarlarımız vardır. Kanuni’yi İstanbul’a getiren at önemini yitirmiş yerini motorlu taşıtlar almıştır. Günümüzde at daha çok köyde taşımacılıkta kullanılır. İstanbul’daki bir sokağa “At Geçmez Sokağı” verilir. Yazar tarihimizin tozlu sayfasına karışan at kültürümüzden bahsetmiştir.

Atmeydanı’nda Bir At Heykeli Neden Yok?

Yazar bu öyküsünde Atmeydanı’ndaki meydana kültürümüzden bir parça olan at heykelinin olmamasını eleştirir. İstanbul’daki bir meydana Atmeydanı verilmiştir. Ama kültürümüze dair bir at heykeli yoktur. Eskiden de o meydanın at heykellerinin konulduğu bir yer olarak nitelendirir yazar. At kültürümüzün vazgeçilmez simgesidir. Bu heykelin bahçe süsü olarak düşünülmemesini söyler. Bu heykelin de konumunu uzmanlara bırakır.

Adımızdan Da Önce!

Kırgızlar at kelimesi ad demektir. Bir Kırgız “adın ne” demez “atın ne” der. Bu da tarihimizin ne kadar çok ata önem verdiğini gösterir. Yavuz Sultan Selim ile ilgili bir öykü anlatılır. Yavuz Sultan Selim, atına değer verdiği için kimse öldü demeye cesaret bulamaz. Bir gün Padişahın atı ölür. At bakıcıları atın öldüğünü söylemeye cesaret edemez. Yerden kalkmadığını söyler at bakıcısı. Yavuz Selim de atın öldüğünü anlar ve öldü mü diye sorar. Bunun üzerine atın öldüğünü anlar. Ama ne yazık ki bu öyküde gibi yüzümüz bu kadar gülmeyebiliyor. Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, 1683 yılında Viyana’da bozguna uğrar. Osmanlı ordusundaki pek çok silah ve atlar Avrupa’nın eline geçer. İngilizlere de dört at yollanır. Bu atlar ıslah edilir. Tarihteki İngiliz atı yerini almış olur. Son olarak Melih Cevdet Anday’ın ölümünde ülkede yas ilan edilmemesinden yazarımız yakınıyor.

Yüzünde Sabah Rüzgârı

Hangi sınıfa mensup olursa olsun her çocuk önceden atıcılık, yüzme, ata binme gibi beceriler ile donatılır. Biniciliği öğrenen bir çocuk eyer boşalma eylemini yapmak için heveslenir. Ömer Seyfettin’in Kaşağı adlı öyküsünden de bahsedilir. Bu öyküde kaşağı adı verilen araç hayvanı tımar etmek için kullanılan dişli bir araçtır. Nalbantlar da hayliyle azalır. En popüler atlar ise doru ve kır atlardır. Bunlar İstanbul’da unutulmaya yüz tutmuş atla ilgili birkaçıdır. Günümüzde bu kültür unutulmaya yüz tutmuştur.

İstanbul Boğazı’nı Atla Geçmek!

İstanbul Boğazı olmadan önce gelen buzlar boğazı tıkayınca insanlar çareyi yürüyerek bulurlar. Günümüzde motorlu taşıtlar ile geçilen bu boğazı at ile geçen süvariler de olmuştur. Yazar, örnek olarak Yahya Kemal’in “Atlılar” adlı şiirindeki ilk iki dizeyi verir. Burada Tuna’da geçilen kafileden söz edilir. Yazar bu kafiledeki kişinin Balkan Savaşlarından Nâzım Bey olduğunu söyler. Nâzım Bey’in geçmişteki bu fikri her yerde yankı uyandırır.

İneğin Arka Tarafı!

“Yaşamdan Dakikalar” adını taşıyan inek oyuncak müzesine getirilir. Bu ineği boyarlar. Sunay Akın’a ineğin arka tarafı gelir. Sunay Akın kuyruğunu yılana benzeterek boyar. Karnına da bir Kız Kulesi çizer. Günümüz insanların magazin merakı yüzünden birçok kültürel bilgilerden haberleri olmamaktadır. Yazar bu ineklerden birini Kız Kulesi’ne koyma fikri olsa da bunu gerçekleştiremez.

Merhaba Sinema ve Elveda!

Nebil Özgentürk, Sunay Akın’ı arayarak filminde hakim rolünü oynamasını ister. Sunay Akın, sözleşilen, sözleştikleri mekâna gelir. Mekânda sıra onlara gelinceye kadar sohbet edilir. Savcı rolünün ona verildiğini öğrenir. Savcı rolü Ahmet Utlu adlı oyuncunun rolüdür. Sunay Akın hapishane müdürü rolünü alır. Çok kısa da olsa sinema dünyasına da girmiştir yazar.

“Cool” Mu Yoksa “Kul” Mu?

Newseek Dergisi, Cool İstanbul kapağıyla o ayki dergiyi basar. Bu öyküde eleştirilen nokta kapağın dıştan iyi bir haber gibi gösterilip içi kafa karıştırıcı olmasıdır. Yönetmen Fatih Akın dergiye İstanbul ile ilgili söyleşiyi vermiştir. Sunay Akın da bu eserinde Mustafa Kemal Atatürk, Osmanlı padişahlarımızı yani geçmişimizi bilmenin ne denli önemli olduğunu gözler önüne seriyor.

Maydanoz Mu, Yapboz Mu!?

Yazar, Aktüel Dergisine vermiş olduğu röportajdan bahseder. Bu röportaj tersi kastedilip yazılır. Yazar, röportajının çarpıtılıp tersi yazılması üzerine medyayı maydanoz olarak görür.

Koşuşturmanın Tam Ortasında!

Yazar, öyküde çiçek hastalığından bahseder. Bu hastalığın tedavisi yıllar önce bulunmuştur. Bu da yıllar önce Anadolu’muzda Batı’dan önce kullanıldığı söylenilir. Bu hastalık Aşık Veysel’in gözlerini kaybetmesine sebep olmuştur. Yazar, bilim hakkında iyi sözler söylenilip ama bunun için öncü olunmamasından bahsederek Aşık Veysel’in bir sözüyle öyküyü bitirir.

Değerlendirme

Sunay Akın’ın 2007’de yayımlanan eser sohbet havasında genel kültürümüzü arttıracak bilgileri kapsıyor. Sunay Akın, kanımca ne kadar donanımlı olduğunu bir kez daha göstermiştir. Yazılan kırk altı öyküde fark ettiğim bir durum da kitabın eleştirel bir şekilde ele alınmasıdır. Bu da sorgulamamıza pay çıkarmıştır. Memleketi Trabzon’u, atlara olan sevgisi, oyuncaklara olan ilgisi ve Kız Kulesi’ni farklı bir manzaradan gösteriyor okuyucusuna.

Editör: Begüm Attar

Tuncay Terzihanesi Yorumları

bir sunay akın klasiği harika bir kitap şu günlerde okuyup kafa dağıtmak için iyi oldu

04-05-2020 13:49