Billur Köşk Masalları

Tahir Alangu Billur Köşk Masalları
Kitabın Yazarı:
Kitap Türü:Çocuk Kitapları
Yayınevi:Yapı Kredi Yayınları
Yayınlandığı Yıl:1961
Sayfa Sayısı:352
ISBN:9750817564
Kitap Puanı:
7.6 / 10 | Oy: 20 | Yorum: 1
Editör Puanı:8
Fiyat Listesi / Satın Al
YazarOkur:bedava al
KitapYurdu:10,40 TL
Sözcü Kitabevi:11,20 TL
HepsiBurada:11,67 TL
Pandora:11,84 TL
D&R:12,48 TL
e-kitap,pdf,epub: *


Oy Ver

7.6
Berbat Sıkıcı Ehh işte Güzel Harika
Güzel

Yorum Yaz

Arka Kapak Bilgisi

Billur Köşk Masalları Özeti

Tahir Alangu Billur Köşk Masalları


Kültürümüzün, hiç kaybolmayacak kanıtları ve ürünleri olan bu masallar yıllar yılı; dilden dile, kulaktan kulağa yayılmış ve can bulmuş bu günlere kadar gelmişlerdir. Masallar; beşikteki bebeklere, oyundaki çocuklara, kocaman yetişkinlere kadar herkes içindir. Herkesin kalbine dokunabilecek tılsıma sahiptir. Her zaman iyilikten güzellikten yana olmamız gerektiğini gösteren asırlık rehberlerdir. Tahir Alangu, derlemesinde on dört masalı bir araya getirmiş ve takdirimize sunmuştur.

Billur Köşk ve Elmas Gemi

Bir varmış bir yokmuş evvel zaman içinde bir padişah varmış. Padişahın doğan çocukları hiç yaşamaz hemen ölürlermiş. Günlerden bir gün kızı olmuş. Kızın yaşaması için yerin yedi kat altına saraya benzer bir yer yaptırmış. Kız, günlerini dadısı ve hizmetindekiler ile burada geçirirmiş. Yıllar geçtikçe kızın dışarıya merakı artmış. Günlerden bir gün masaları sandalyeleri üst üste koyup tavandaki camı kırıp dışarının güzelliğinden büyülenmiş. Dadısı gidip padişaha durumu anlatmış. Kızın artık dışarı çıkma vaktinin geldiğine karar vermişler. Kız, dadısı ile beraber sarayın bahçesinde dolaşabiliyormuş. Kız, padişah babasından “denizin üzerine bir billur köşk yapmasını” istemiştir. Padişah, biricik kızı için dünya üzerinde eşi benzeri olmayan bir billurdan köşk yaptırmış. Kız en güzel cariyeleri ile bu köşke yerleşmiştir. Ünü bütün dünyaya yayılan bu köşkü görmek için Yemen padişahının oğlu bile gelmiştir. Burada, kız oğlanı, oğlanı kızı görünce birbirlerine deli gibi âşık olurlar. Oğlan, “İşte gemi, -pupa folken- doğru Yemen” der ve gemisine atlayarak doğru memleketine gelir. Kız bunun üzerine babasından “elmastan, yakuttan ve incilerden bir gemi yapmasını” istemiştir. Babası, biricik kızının isteğini kırmaz ve ona görenlerin gözünü alamadığı bir gemi yapar. Kız babasının iznini alarak bu gemi ile Yemen’e gider. Kısa sürede bütün Yemen’e ünü yayılır. Oğlan, gemiyi görmeye gittiğinde bir kız kadar güzel kaptanla karşılaşır. İkinci gün oğlan gemiyi yerinde göremez ve telaşlanır. Kız, Yemen sarayının karşısında bir köşk tutup oraya yerleşmiştir. Bir gün, konağı gözetlerken pencerede güzeller güzeli bir kız görür ve kıza âşık olur. Oğlan, hemen annesini kızı istemesi için gönderir. Kadıncağız, biricik oğlu için kalkar, kızın oturduğu konağa gelir. Kız, kadıncağıza hiç yüz vermez hatta getirdiği hediyeleri mutfaktaki Arap aşçıya hediye eder. Kadıncağız, sinirli sinirli gelip oğluna anlatır. Oğlan, anasına tekrar gitmesi için yalvarır. Kadın, tekrar oraya gider. Ancak kız, bir türlü “evet” demez. O evet demedikçe, oğlanın içindeki aşk da büyür ve günden güne çökmektedir. Kızın her isteğini yerine getiren oğlan bir türlü aşkına kavuşamaz. Kız, oğlandan son olarak tabutta bir ölü gibi yatarak onu beklemesini ister. Kız, oğlanın başına gelir ve: “İşte gemi, işte yelken,-yolum İstanbul- Pupa yelken” der ve gider. Oğlan, zamanında kıza söylediği sözü hatırlar ve hatasını anlar. Kız gittikten sonra hemen gemisine atlar ve gelir kızı bulur. Kırk gün kırk gece, düğün yapılır. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine…

Helvacı Güzeli

Bir varmış bir yokmuş, bir adamın bir oğlu bir de dünyalar güzeli bir kızı varmış. Babası, kızını bu güzelliğinden dolayı hiç evden çıkarmaz ve onu herkesten saklarmış. Baba ve oğul, bir gün hacca gitmeye karar vermiş. Babası, giderken kızına bir aylık erzak ve dışarı işlerini halletsin diye caminin müezzinini görevlendirir. Caminin minaresinden kızı gören müezzin bir bohçacı kadınla anlaşır ve kızın aklına girip evden çıkarması için ona altın verir. Bohçacı kadın, kızı hamama getirir. Müezzini karşısında gören kız, oradan kurtulabilmek için bir plan yapar ve anlamamış gibi davranır. Müezzinin başını köpükler ve bütün suları boşaltır. Kız, müezzini ıslak havlularla bir güzel döver. Gözünü açamayan müezzin, yara bere içinde kalır. Kız, oradan uzaklaşarak eve gider. Müezzin kızdan intikam almak için babasına bir mektup yazar ve “kızının kötü yola düştüğünü” söyler. Bunun üzerine babası içi kan ağlayarak oğlunu “kızının kafasını kesip kanlı gömleğini getirmesi” için oğlunu yollar. Kardeşini çok seven abi kızı sorar soruşturur mahallede kimse kızın aleyhine bir şey söylemez aksine herkes kızı över. Zaten mektuba inanmayan abi bir köpeğin başını keser ve kanını gömleğini sürer. Kıza da buralardan gitmesini söyler. Kız, dağlardan bayırlardan seke seke uzaklaşır. Derken yorulur ve bir ağacın tepesinde dinlenir. O gün ava çıkmış olan şehzade kızı görür ve ona âşık olur. Kızı alıp saraya götürür ve 40 gün 40 gece düğün yaparlar. Yıllar yıllar sonra kız artık üç çocuk annesi bir kadındır. Her şey yolunda gitse de kız memleket hasreti çekmektedir. Kocasına, “babasını ve abisini ziyaret etmek istediğini” söyler. Bunun üzerine kocası karısını ve üç çocuğunu; onlara göz kulak olması için de veziri görevlendirir. Türlü hediyelerle yola çıkarlar. Derken vezirin kızda gözü olduğu ortaya çıkar ve kız karşı çıkınca üç çocuğunu da öldürür. Kız, vezirden bir şekilde kurtulur ve memleketini bulur. Vezir saraya döner ve zavallı şehzadeye karısının kaçtığını söyler. Şehzade üzüntüsünden saraylara sığamaz ve karısını aramak için yollara düşer. Zavallı kız, ise son takılarıyla erkek kıyafetleri satın alır ve bir helvacıdan iş ister. Adam, para veremeyeceğini söylesene de kız karın tokluğuna da olsa çalışacağını söyler. Yaptığı helvaların ünü ve bu helvacının güzelliği bütün şehri sarar. Şehzade, karısını aramak için buralara kadar gelmiştir ve ününü duydukları helvacıya uğrarlar. Kız, gelenleri tanır ve belli etmez. Onlara, “yabancıya benziyorsunuz, bu gece misafirim olun” der ve onlar da kabul ederler. Bu esnada, kızın eski evinin bulunduğu mahallede bir eğlenceleri olduğu için, helva yapması için helvacıyı davet etmeye gelmişlerdir. Neticede, kız ve misafirleri ile birlikte, helva yapmak için kızın eski mahallesine giderler. Kız bir de bakar ki acı tatlı hayatına dâhil olan herkesi bu odada toplanmış olduğunu görür. Herkes bir yandan helva yerken bir yandan hikâyelerini anlatırlar. En sonunda helvacı güzeline hikâyesini sorarlar. O da en baştan hikâyesini anlatır ve kendisinin de hikâyedeki kız olduğunu söyler. Babası ve abisi kızı sevgiyle kucaklarken; müezzin ve vezir mahalle meydanında sallandırılır. Şehzade biricik karısını alır ve yeniden kırk gün kırk gece düğün yaparlar.

Ağlayan Nar ile Gülen Ayva

Bir varmış bir yokmuş, bereketli topraklarda hüküm süren; dokuz tane güzeller güzeli kızı olan bir padişah varmış. Padişahın tek derdi tahtını bırakacağı bir erkek evladının olmamasıdır. Karısı hamile olan padişah bir kez daha kız doğurursa onu idam edeceğini söyler. Kadıncağız gizlice bebeğini doğurur bakar ki bu bebek de kız doğmuş. Çaresizlikten kızını erkek diye padişahın kucağına verir. Yıllarca saçlarını kestirerek, erkek gibi giydirerek padişahı kandırmışlardır. Ta ki sünnet zamanı gelene kadar bu oyun sürmüştür. Erteleyebildikleri kadar ertelemişler fakat o gün geldiğinde kız kara yağız bir atın üstüne atlayıp anasının da tavsiyesi üzerine ülkesini terk etmiştir. Tek dostu kara yağız bu at olan kızcağız ve atı aylar sonra varılabilecek bir yolu iki günde kat eder. Sonunda, tepesinde büyük bir eski saray bulunan sarp dağların eteğinde yolculuklarına ara verirler. At kıza yelesinden üç kıl koparıp almasını söyler ve sarılıp öpüşür koklaşırlar. Sonunda sevgili atı ona şöyle der: “Bir ihtiyacın olduğu zaman o tüyleri birbirine sürt, anında yanında olurum.”
Kızcağız çokça yemekler pişen bir yere gelmiştir. Oradaki aşçı başından iş istemiştir. Yemekleri mutfağı öyle bir çekip çevirmiştir ki aşçı başı onu pek beğenmiş hemen işe almıştır. Kız bu yemeklerin niye piştiğini sorunca aşçı başı ona; “her yıl bir devin gelip padişahın ciğerini yediğini ona kimsenin karşı çıkamadığını” söylemiştir. Sarayda herkes siyahlar giymiş, yas tutmuş padişahın ölümü beklemektedir. Bir tek padişahın bir kızı allar içindedir. Kız tüyleri birbirine sürterek atını çağırır ve ondan “güçlü bir kılıç” ister. At bunun üzerine ona eşi benzeri olmayan bir kılıç getirir. Kız, padişah uyurken gizlice odaya girer ve gizlenir. Gece yarısı olduğunda devin ayak sesleri duyulur. Kız, kılıcını devin boynuna öyle bir vurur ki devin kafası yere düşer. Kız devin bir kulağını keser ve cebine koyar. Padişah, uyandığında devin kocaman bedenini odasında görünce şaşırıp kalmıştır ve yaşadığına deliler gibi sevinmiştir. Sarayda herkese altınlar dağıtmıştır. Aşçı başı, yeni yamağın altın almaya gitmediğini görünce ona; “padişahın herkese kese kese altın dağıttığını gidip almasını” söyler. Padişah bir yandan da devi öldüren yiğidi aramaktadır. Padişahın karşısına onlarca kişi ben öldürdüm diye çıkmıştır da padişah pek itibar etmemiştir bu sözlere. Gelelim bizim aşçı yamağına, padişahın karşısına çıktığında padişaha; “devi kendisinin öldürdüğünü” söylemiştir fakat padişah, bir aşçı yamağının bunu yaptığına inanmamıştır. Bunun üzerine kız cebinden kulağı çıkarıp padişaha verince; padişah ikna olmuş ve ona ne dilerse kabulü olduğunu söylemiştir. Bunun üzerine kız allar giymiş sultanla evlenmek istediğini söyler. Padişah, kızını çağırmış ve onu, bu delikanlı ile evlendirmek istediğini söylemiştir. Kız, bunun üzerine babasına “bir gece rüyaya yatacağını ve ona göre cevap vereceğini” söylemiştir. Öbür gün delikanlıdan isteğinin “devlerin aynası” olduğunu söyler. Bunun üzerine kız sevgili atına atlar ve devlerin aynasını alarak saraya getirir. İsteği yerine getirilen allı kız ikinci gece de uykuya yatmak istediğini söyler. Kız bu sefer de “devlerin şimşek taşını” ister. Kız, yine atının üzerine atlayarak devlerin taşını çalarken devler ona ilenir ve “kız isen erkek; erkek isen kız olasın, inşallah” der. At, “devlerin ona ilenip ilenmediğini” sorar ve “devlerin ilencinin tutacağını” söyler. Kız, bu ahın tutması üzerine erkek olmuştur. Kız, üçüncü kez de “gülen ayva ile ağlayan nar ağacını söküp getirmesini” ister. Padişah delikanlıya “bu şımarık kızdan vazgeçmesini” söylese de şehzade; “ağacı getireceğini” söyler. Uzun maceralı bir yolculuktan sonra son istenileni de bulup getirir. En sonunda Padişah’ın kızı ile Şehzade’nin düğünleri kurulur. Şehzade Sultan Kızı’nı alıp kendi babasının sarayına getirir. Orada kırk gün kırk gece düğün dernek kurulur. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.

Muradına Eren Dilber

Yıllar yıllar önce ihtiyar dul bir kadının, al yanaklı, gül dudaklı biricik kızı varmış. Kız odasında kanaviçe işlerken penceresine bir kuş konmuş ve kuş;

Sultanım, küçük sultan!
Bir ölü başında duracaksın,
Kırk gün bekleyeceksin,
Muradına ereceksin!


Demiş. Kız ve anası bir korkuya kapılıp bu diyardan göç etmişler. Yolda giderken uyuya kaldıkları sırada kuş gelip kızı kaçırmış ve bir sarayda ölü gibi yatan genç bir adamın yanına bırakmış. Kız, kuşun sözlerini hatırlayıp kaderinin böyle olduğunu kabullenmiş ve ölünün başında beklemeye başlamış. Kırkıncı gün gelip çattığı sırada boğazdan bir gemi geçmekteymiş. Kız, bu gemiye bir kese altın atarak can yoldaşı olması için bir cariye satın almış. Cariyeye “adamın başında beklemesini sarayı bir dolaşıp geleceğini” söyler. Tam gittiği sırada şehzade uyanır ve cariyeye “kırk gün başında bekleyenin kim olduğunu” sorar. Cariye de kendisinin beklediğini esas kızında bir cariye olduğunu” söyler. Bunun üzerine yalancı cariye ile şehzade düğün dernek yapar ve evlenir. Zavallı kızcağız da bu oyuna sessiz kalmıştır. Şehzadenin içi karısına bir türlü ısınamamaktadır fakat aklına bu oyunda gelmemektedir. Günlerden bir gün Yemen’e sefere gideceğinde karısına ne istediği sorar, karısı ondan çok pahalı bir elmas küpe ister. Cariye kılığındaki kıza sorduğunda kız ondan bir” sabır taşı istediğini” söyler. Şehzade, bu kızın tok gözlülüğünden çok etkilenir. Şehzade, karısının isteği küpeleri alır fakat cariyenin istediği sabır taşını unutur. Dönüş yoluna çıktıklarında denizde fırtınalar olur, kapkara bulutlarla yolları kapanır. Şehzade sabır taşını unuttuğunu hatırlar ve kızın kalbinin temizliğini düşünür. Taşı almak için dönerler. Karısına küpeleri verir. Cariyeye de taşı verir. Gece gözüne uykuya dair bir damla girmez. Kalkar cariyenin odasına gider ve aralık kapıdan içeri baktığında kızın sabır taşına başından geçen her şeyi anlatır. Sabır taşı, şişer şişer çatlar. Kız taşa; “sen bile dayanamadın, ben nasıl dayanayım” der ve kendini asmak üzereyken şehzade yetişir ve kurtarır. Yalancı cariyeyi idamla cezalandırır. Esas kızla da kırk gün kırk gece düğün yapar. Kızın anasını da yanlarına alıp bir ömür boyu mutlu mesut yaşamışlar.

Muradına Eremeyen Dilber

Çok eski zamanlarda yoksul bir aile varmış. Bu ailenin bebeği olacakmış fakat ev doğuma hiç uygun olmadığı için kadıncağız köyün hamamında doğurmaya karar vermiş. Doğurmuş doğurmasına ama duvarlar yarılmış içinden dervişler çıkmış. Dervişler, bu kızın bileğine bir bilezik takmış ve bunu asla çıkarmaması gerektiğini söylemiş.” Gülünce; yüzünde güller açılsın, yıkandıkça; başından altın düşsün, ağladıkça; gözünden inciler dökülsün, bastığı yerlerde; çimler bitsin” demişler ve gitmişler. Kadın, bebeği yıkarken başından su döktüğünde gerçekten altınlar dökülmüş. Bebek ve ailesi sarayları aratmayan bir konağa taşınmış, uşaklar ve hizmetçiler tutup rahata ermişler. Derken, yıllar yıllar geçmiş kız büyüyüp güzelleşmiş ve ünü yedi diyara yayılmış. Zengin bir ülkenin prensi bu kızla evlenmek istemiş ve anasını yollamış. Anası, kızın ailesinin konağına vardığında pek güzel ağırlanmış. Kızın, gerçekten de güldükçe yüzünde güller açarmış, oğlanın anası kızın koluna bir çimdik atmış ve kızın gözünden gerçekten de inciler dökülmüş. Oğlanın anası kızı istemiş, kızın anası da vermiş. Kızın, gelin gitme günü gelmiş çatmış. Anası, kızın yanında gitmesi için sütninesi yollamış. Sütninesi, kendi kızını da almış gemi yolculuğuna çıkmışlar. Yolculukta kıza pastırma yedirmişler kız çok susamış ve su istemiş; sütninesi, karşılığında kızın gözlerini istemiş. Zavallı kız, dirense de gözlerini vermek zorunda kalmış. Bir diyarda kızı bırakmışlar; zavallı kız, ağlaya ağlaya yoldan geçen bir adamcağızdan yardım istemiş. Sütnine ise planını uygulamakla meşgulmüş. Kendi kızını gelin diye şehzade ile evlendirmiş. Şehzade, gülünce açılan gülleri görmeyip sorunca da ona; “her zaman olmadığını, yılda bir kere olduğunu söylemişler”. Şehzade, mecbur inanmış. Zavallı kızı yolda bulan adam, eve götürmüş ve kız sayesinde zengin olmuşlar. Kızı da çok sevmişler. Kız, babasına yanağında açan çiçekleri vermiş, “bunları sarayın bahçesine gir sat, karşılığında da iki çift göz iste” demiş. Babası gitmiş, karşılığında da gözleri almış. Zavallı kız, gözlerini yerine takmış. Sütninenin kızı da aldığı gülleri şehzadeye verip “yanaklarında açan güllerin bunlar olduğunu” söylemiş. Şehzade, gülleri öyle içli koklamış ki içinde eremeyen dilber türbesi” olmasını istemiş. Sütnine ve kızı da zavallı kızı öldürme planları yapmış ve kızın kolundaki bileziği çalmanın bir yolunu bulmuşlar. Zavallı kız, ölmüş ve türbeye yatırılmış. Şehzadenin yolu, şans eseri bu türbenin yanına düşmüş. Türbeden bir ağlama sesi gelirmiş. Şehzade, türbeye girdiğinde erkek bir bebekle karşılaşmış. Bebeği pek sevmiş ve almış saraya getirmiş. Bebek, oyun oynarken sandıkta anasının bileziğini bulmuş. Şehzade, bileziği görünce türbede gördüğü kızın bilezik izini hatırlamış ve bileziği yanına alarak türbeye gitmiş. Bileziği kızın koluna takınca kız uyanmış ve bütün gerçekler ortaya çıkmış. Bebek de şehzade kızın güllerini koklayınca oluşmuş. Sütnine ve kızı idam edilmiş. Şehzade ve kız evlenip bir ömür boyu mutlu olmuşlar.

Tasa Kuşu

Ülkelerden birinde padişahın biricik kızı varmış. Üstüne öyle titrenirmiş ki dert tasa nedir bilmezmiş. Günlerden bir gün hoca hanımla otururken hoca hanım “bir derdinin olduğunu” söylemiş. Kız gülüp dalga geçmiş. Hoca hanım öyle kinlenmiş ki, kıza bir tasa kuşu satın alıp, hediye etmiş. Sultan, bir gün bahçede dolaşırken kuşu da çıkarmış. Kimsenin görmediği kuş kızı alıp götürmüş, bir dağ başına bırakmış. Kızcağız bir çobandan erkek kıyafetleri almış ve kasabaya inmiş. Bir çaycıdan iş istemiş, geceleri dükkân da kalırmış. Bir gece derin uykulardayken kuş gelmiş. Bütün bardakları kırmış, dükkânı dağıtıp gitmiş. Sabah ustası gelince kızı evire çevire dövmüş ve dükkândan kovmuş. Kızcağız bu seferde bir terzinin yanında işe başlamış. Terzi kızı işe almış gece olmuş kız dükkânda uykuya dalmış, kuş yine gelmiş. Dikili elbiseleri, top kumaşları yırtmış, ortalığı bir güzel dağıtıp gitmiş. Sabah olunca ustası kıza bir güzel dayak atmış ve kovmuş. Kız bir avizecinin yanında işe başlamış ki kuş gelip gece bütün lambaları, kandilleri kırmış, dökmüş. Sabah olunca kandilci gelip kızı bir güzel dövmüş ve kovmuş. Zavallı sultan başını alıp dağlara gitmiş. Dağda onu sarayın şehzadesi görmüş, almış saraya getirmiş. Saray da sultanın güzelce bir kız olduğunu gören şehzade kıza âşık olmuş. Kırk gün kırk gece düğün yapmışlar. Derken kızın bir bebeği olmuş. Tasa kuşu gece yine gelmiş ve sultanın bebeğini kaçırmış ağzına da kan sürüp gitmiş. Padişah kızı idam etmek istese de şehzade kabul etmemiş. Doğan diğer iki bebeğe de aynı şey olunca kızı celladın eline vermişler. Cellat kıza acımış ve onu serbest bırakmış. Kuş yine gelmiş kızı almış büyükçe bir saraya varmışlar. Sarayın bahçesindeki suya girmiş ve bir delikanlıya dönüşmüş. Kuş annesinin ona ilenci yüzünden tasa kuşuna döndüğünü, sultanın kuşu hiç ele vermemesinden dolayı lanet bozulmuş. Kız sarayın bahçesinde 3 tane küçük çocuk görmüş, bu çocuklar kaçırılan çocuklarıymış. Sultan çocuklarına sarılmış, ağlamış. Şehzadenin sarayında görevli afyoncunun, kullukçu başının ve hazinedar ağanın yolu bu saraya düşmüş. Delikanlı, türlü türlü oyunlar etmiş bunlara da üçünün de aklı hayali karışmış, olup biteni şehzadeye anlatmışlar. Şehzade varmış bu saraya gitmiş. Orada sultanı ve evlatlarını görünce sarılıp, ağlamışlar. Köleye dönüşen delikanlıyı azat etmişler. Şehzade ve sultan yeniden güzel bir düğün yapmışlar. Bir ömür boyu mutlu yaşamışlar.

İğci Baba

Bir şehrin kenar mahallesinde üç kız kardeş yaşarmış. Yün eğirip, örgü örerek geçimlerini sağlarlarmış. Bir gün iğci baba kapılarını çalmış ve kızlara iğlerini göstermiş. Kızlara evde başka iğlerinin olduğunu gelip onlara bakmalarını söylemiş. En büyükleri iğci babanın peşinden gitmiş bir de ne görsün bir sürü insan parçası asılı evinde. İğci baba kıza bu parçalardan pişirtirmiş. Kız yemeyince parmağından bir parça vermiş. Kız bunu camdan dışarı atmış. Parmağıyla konuşan iğci baba kızın parmağı yemediğini öğrenince kızın kafasını kesmiş. Ortanca kardeşi ablan zengin koca buldu sana da bulurum diye kandırmış ona da aynı halleri etmiş. Küçük kardeşi almış götürmüş. Küçük kardeş parmağı kediye yedirmiş. İğci baba bu kızı sevmiş ve kız ona normal yemekler yapmış, iğci babayı insan etinden soğutmuş. Sarayın 41 anahtarı varmış. İğci baba 41’inci odayı açmamasını söylemiş. Kız, merakına yenik düşmüş ve odayı açtığında ne görsün; tavana saçlarından asılmış bir delikanlı. Delikanlı kıza iğci babanın saçından üç tel koparmasını onun 41 gün uykulara dalacağını sonra da beraber kaçmalarını söylemiş. İğci baba uykudayken kaçmışlar. Evlenip yuva kurmuşlar. İğci baba, uyandığında intikam peşine düşmüş. Varmış gitmiş yaşlı bir seferi rolünde evlerine gitmiş. Delikanlı, şüphelenmiş fakat uyku büyüsüne yakalanmış. İğci baba kızı döverken, büyü bozulmuş. Delikanlı uyanıp cadıyı bir güzel dövüp, ateşe atmış. Böylece cadının gazabından kurtulmuşlar. Kırk gün kırk gece mutlu yaşamışlar.

Hırsız ile Yankesici

Bir kadının iki kocası varmış biri hırsız biri yankesiciymiş. Hırsız gündüz gelir, yankesici gece gelirmiş. Böylece ikisini de idare edermiş. Bir tesadüf eseri gerçek ortaya çıkmış. Kadın ve iki kocası kadıya gitmişler. Kadı, “marifetini en iyi sergileyen kadının alır” demiş. Hırsız, bir gerdanlık bulmuş. Gerdanlığı, bozdurmak için kuyumcuya her gittiğinde gerdanlığı bulamaz. Yan kesici her seferinde gerdanlığı çalar. Marifetini böyle gösterir. Hırsız, yankesiciyi yanına alır. Gece saraya giderler, sarayın en etli butlu kazını çalar. Padişaha uykusunda hikâyelerini anlatır, padişahın hikâye çok hoşuna gider fakat hırsızı lalası sanmaktadır. Hırsız, padişaha sorar, sizce kadını kim hak eder diye. Padişah tabi ki sarayımdan en gözde kazı çalan hak eder der. Hırsız ve yankesici eve dönerler, kazı hep birlikte bir güzel yerler. Öteki gün padişah başında duranın gerçekten hırsız olduğunu anlar. Hırsızın evini buldurur ve kapısına gider. Kadını hırsızın hak ettiğini söyler. Hırsızı yanına alır ve onu çırak yapar. Yankesici bu diyarlardan çekip gider. Hırsız ve karısı da mutlu mesut yaşar.

Sefa ile Cefa

Ülkelerden birinde bir padişah ile lalasının çocuğu olmazmış. Bir derviş bunlara bir elma verir ve ortadan bölüp yemelerini söyler. Elmadan sonra padişah ve lalanın birer çocuğu olur. Derviş gelir adlarını “Sefa ile Cefa” koyar. Bahçede dolaştıkları sırada bir kuş Sefa’ya güzeller güzeli bir kızın fotoğrafını getirir. Sefa, kara sevdadan yataklara düşer. Kimse Sefa’nın hastalığının sebebini bilemez. Padişah, Cefa’dan sebebini bulmasını yoksa onu idam edeceğini söyler. Sefa, kendine gelince Cefa ‘ya her şeyi anlatır. Kız Yemen padişahının kızından başkası değildir. Sefa ile Cefa beraber yollara düşerler. Yemen’e vardıklarında şans eseri kızın hocasına rastlarlar fakat şöyle bir sorun vardır. Sultan hanım, Hint padişahının oğluna gelin gitmek üzeredir. Hoca hanım oğlanları alır eve getirir, yedirir, içirir. Onlar oradayken saraydan görevliler kadını ve misafirlerini saraya davet ederler. Oğlanlar, kadın kılığına girer. Sarayda bir güzel eğlenirler hep beraber sohbet ederler. Diğer gün Cefa, kıza olan biten her şeyi anlatır. Kız, Sefa’ya kaçmayı kabul eder. Cefa’yla plan kurarlar. Gelin kılığına Cefa girecektir. Hint padişahıyla gidecek sonra da kaçacaktır. Planı gerçekten de uygularlar. Cefa, gelin kılığında Hint padişahının sarayına gider. Davetliler, yemekler, eğlenceler içerisinde kimse Cefa’nın erkek olduğunu fark etmez. Hint padişahının kızı ile cefa şans eseri tanışırlar ve âşık olurlar. Onlarda saraydan kaçmaya karar verirler. Yolda bir derviş onlara rastlar ve önlerine çıkan büyülü hayvanlara bir avuç toprak atmalarını söyler. At sırtında koşarak Sefa ve sultan hanımın yanına giderler. Dört kişi yolculuğa başlarlar. Derken yollarına irice büyü gibi bir geyik çıkar. Sefa bu geyiği saraya babasına hediye götürmek istese de Cefa geyiğe bir avuç toprak atar ve geyik ölür. Sefa buna çok kinlenir ve saraya varır varmaz Cefa’nın idamını ister. Cellat, Cefa’ya kıyamaz ve onu serbest bırakır. Biz gelelim Sefa’ya… Sefa, yaptığından çok pişman olmuştur, hele ki Hint padişahının kızı dervişin söylediklerinden bahsedince kardeşini aramaya dağlara çıkar. Bari mezarı belli olsun der. Dağda bir dere kenarında ölmek üzere olan Cefa’ya rastlarlar. Cefa’yı alıp saraya getirirler. Bir güzel bakar iyileştirirler. Ömürleri boyunca da dört kişi pek mutlu yaşayıp gitmişler.

Alicengiz Oyunu

Bir padişahın canı çok sıkılır yüzü hiç gülmezmiş. Bütün saray eşrafı onu eğlendirmeye çalışsa da bir fayda etmezmiş. Padişahın canı alicengiz oyunu izlemek istemiş. “Bilen var mı?” Diye sormuş fakat ses çıkaran olmamış. Zayıfça bir oğlan, çıkıp padişahın izni olursa en kısa zamanda öğreneceğini söylemiş. Padişahın bu fikir hoşuna gitmiş, oğlana bir kese altın vermiş. Oğlan yollara düşmüş ki yolda bir derviş ile karşılaşmış. Derviş oğlanı almış, alicengiz oyunu öğreteceğim diye bir dağ başına götürmüş. Mağaraya sokmuş, mağarada oğlan bir kızı görmüş kız ona bir takım tembihlerde bulunmuş ve dervişin kötü niyetli olduğunu söylemiş. Oğlan, kızın tavsiyesi üzerine dervişi alt etmiş ve kaçmış. Oğlan koç kılığına girip saraya satılmış, at kılığına girip giderken derviş oğlanı yakalamış. Oğlan, kuş olup kaçmış. Derviş de atmaca olmuş. Saraya varmışlar. Oğlan, elmaya dönüşmüş, mısıra dönüşmüş; derviş tavuğa dönüşmüş, mısırları yerken; oğlan sansara dönüşüp dervişi boğmuş. Daha sonra da insan haline geri dönmüş. Bütün bunlardan etkilenen padişah, oğlanı çok beğenmiş. Yanına almış, yüksek rütbeler vermiş. Oğlan, mağaradaki kızı kurtarmış ve evlenmişler. Bir ömür boyu mutlu yaşamışlar.

Saka Güzeli

Ülkelerin birinde bir padişahın ve vezirin kardeş gibi büyüyen güzeller güzeli kızları varmış. Bahçede dolaştıkları sırada yoldan geçen saka güzeline “hangimiz daha güzel?” diye sormuşlar. Saka güzeli, “vezir kızının daha güzel olduğunu” söylemiş. Padişah kızı buna pek sinirlenmiş. Türlü oyunlarla kızın başını vurdurtmayı babasından istemiş. Vezir, biricik kızına kıyamamış ve bir köpeğin kanını götürmüş. Kızını da sandığa saklayıp bitpazarına yollamış. Saka güzeli Allah’ın işiyle bu sandığı satın almış ve evine götürmüş. Vezir kızı bin bir maharet ve güzellikle saka güzelinin kalbini çalmış, evlenip mutlu olmuşlar. Günler geçerken kızın anne ve babasına özlemi artmış. Gitmiş varmış anne babasının kapısına. Annesiyle hamama gittikleri gün, padişahın kızı da oradaymış. Kızın güzelliği hamamdaki herkesi büyülemiş de kimse dönüp padişah kızına bakmamış. Padişah kızının aklına yine bir kötülük düşmüş. Saka güzeline karısının kötü yola düştüğünü yazmış. Saka güzeli mektubu alır almaz, eline bir bıçak alıp kızın kapısına dayanmış. Kız akıllılık edip kaçmış ve kendini dereye atmış. Akıntı bunu üç balıkçının karşısına çıkarmış. Balıkçılar kız için kavga ede dursun kız oradan da kaçmış. Yolda bir Yahudi kızın başına bela olmuş. Kız elindeki gümüş şamdanı verip yine kaçmış. Dağda bir çeşme başında uykuya dalmış. Onu gören şehzade çok beğenmiş ve kızı sarayına gelin etmiş. Kız şehzadeden tanıştıkları çeşmenin başına onun resmini yaptırmasını istemiş. Böylece gelen geçen herkesten hayır duası alacağını söylemiş. Şehzade çeşmeyi yaptırmış. Tesadüf çelmenin başında üç balıkçı, Yahudi ve saka güzeli toplanmış. Kız hepsini toplattırıp saraya götürmüş ve şehzadeye ettikleri kötülükleri bir bir anlatmış. Şehzade üç balıkçıya falaka, Yahudi’ye ölüm cezası vermiş de saka güzeline kızın kıyamadığını anlayıp; onları yeniden evlendirmiş. Saka güzeli ve vezir kızı çoluğa çocuğa karışmış. Mutlu mesut yaşayıp gitmişler.

Karayılan

Ülkelerin birinde bir cihan padişahının hiç çocuğu olmazmış. Padişah dertlenir, buna bir çözüm ararmış. Lalası ile taşraya çıkmışlar ve bir derviş ile karşılaşmışlar. Padişah, dervişe; “bir oğlum olsun da isterse yılandan olsun” demiş. Derviş, padişaha bir elma vermiş; “bu elmayı karınla ikiye bölüp yiyin” demiş. Padişah, dervişin sözünü tutmuş. Günler, aylar sonra sultan hanımın doğum vakti gelmiş çatmış. Çatmış ama yılandan bebek bir türlü doğmazmış. Elini uzatan ebeyi de sokarmış. Diyarda ebe kalmayana kadar hepsini kırmış geçirmiş. Padişah, adamlarını şehre salıp “doğum yaptırabilen var mı?” diye aratmış da korkudan kimse ağzını açamamış. Şehir de üvey anası ve kardeşleriyle zavallı bir kız yaşarmış. Bu kızcağızı üvey anası zorla saraya yollamış. Yolda giderlerken kız anasının mezarına uğramak istemiş. Anası kıza; “bir süt kazanı koymasını yılan bebeğin böylece doğacağını” söylemiş. Kız, anasının sözünü tutmuş ve yılan bebek sütün içine akıvermiş. Kıza bir sürü hediyelerle evine gönderilmiş. Yılan bebeğin okuma zamanı gelmiş çatmış. Nice hocalar ön kapıdan canlı arka kapıdan ölü çıkmış da kimse okutamamış. Kızı, evinden yine almışlar. Kız, anasının mezarından geçerken anasından öğüt almış. Kırk bir tane gül çubuğu ile vura vura okumayı da öğretmiş. Yine bir sürü hediye ile gitmiş varmış. Yılan şehzadenin evlenme zamanı gelmiş. Civardaki bütün gelin kızlar kaçmış, kaçamayanda yılanla evlendirilip, ölüvermiş. Yine bu kızın kapısını çalmışlar. Kız, anasının mezarına uğramış. Anası; “kırk bir kirpinin derisinden vücudunu kaplamasını, yılan soyun derse de önce onun soyunmasını söyle derisini de al yanan ateşlere at” demiş. Kız, anasının dediğini aynen yapmış. Derisi yanan yılan, gencecik bir delikanlıya dönüşmüş. Herkes buna çok sevinmiş. Gelin kız ve şehzade mutlu mutlu yaşarlarken; şehzade gezip görmek umuduyla sefere çıkmış. Seferden biricik eşine aşk mektubu yazmış yollamış. Cariyeler merakına dayanamamış ve mektubu açmışlar. Güzel cümleler, derin hasretler karşısında kıskançlıktan kara yürekleri kabarmış. Mektubu değiştirip, karısının öldürülmesini emrettiği bir mektup yazmışlar. Karısının ise mektuptan haberi olunca kaçmış, gitmiş dağlara. Mağaranın birinde bir delikanlıyla karşılaşmış. Bir kuş bu delikanlıyı esir etmiş, kuşun korkusuna kaçamazmış. Kızı gizleyerek bir süre yaşamışlar ve kız hamile kalmış. Oğlan, kızın burada doğuramayacağını gitmesi gerektiğini söylemiş. Kız, çeşme başında yaşlı bir kadınla karşılaşmış ve yardım istemiş. Kadın, kızcağızı alıp konağına getirmiş. Kızı pek güzel ağırlamışlar ve kız bebeğini sapasağlam doğurmuş. Bebeğin babası her gece bebeğini görmeye gelirmiş. Konaktaki kızlardan biri bu konuşmaları duymuş. Delikanlının yıllar önce kuş tarafından kaçırılan kardeşleri olduğunu düşünmüş. Ertesi gece büyük ablası da öyle düşününce ortaya çıkmışlar. Bahtiyar, kardeşleri ve anası ile bir güzel sarılıp hasret gidermiş ama kuşun ailesine edeceklerinden korkmuş, gitmek istemiş. Bahtiyar’ı zorla tutmuşlar. Kuş, gelmiş; konağın bahçesinde bir oraya bir buraya vurmuş ve çatlamış ölmüş. Mutlu mesut yaşarlarken karayılan şehzade kızı bulur ve götürmek istediğini söyler. Kız da onunla gitmek ister. Bebek babasıyla kalır. Bu masalda kimine mutluluk kimine hüzün düşmüş.

Mercan Kız

Ülkelerin birinde haylaz mı haylaz bir şehzade varmış. Oku ve yayıyla bütün gün zarar ziyan edermiş. Çeşme başından elinde testi ile giden yaşlı bir kadıncağızın testisini vurmuş. Yaşlı kadın sinirlenmiş ve “Mercan kıza âşık olasın” diye beddua etmiş. Oğlanın içine bir ateş düşmüş ki yerinde durması imkânsız. Babasının iznini alarak mercan kızı aramaya çıkmış. Dağ, dere, tepe aşmış da bir kaya dibinde dinlenmiş, durmuş. Aşağıya uçuruma bakınca bir ormanda dev çıkagelmiş. “Mercan kız uzat saçını da al ananı yukarı” demiş. Mağaranın kapağı açılmış ve güzellikte bir numara bir kız sırma gibi saçlarını uzatarak anasını yukarı çekmiş. Gündüz olup dev ormana gidince şehzade kıza numara yapmış ve dev anasının sesini taklit edip kendisini yukarı çektirmiş. Derken birbirlerine alışmışlar hoş sohbetler etmişler. Devin gelme vakti gelmiş çatmış. Kız, delikanlıyı kapı arkasında bir süpürgeye çevirmiş. Ertesi gün olmuş dev anası gitmiş. Kız ve oğlan kaçmaya karar vermişler. Atlarına atlayıp üç günlük yol gitmişler de devin haberi olunca bu üç günlük yolu bir çırpıda koşuvermiş. Kız, cebinden iğne çıkarıp yere atmış her yer iğne tarlası olmuş. Dev, bu yolu üç günde geçmiş ama kız ile oğlana yine yetişmiş. Kız, devin yoluna sabun atmış. Dev yine üç gün oyalansa da yine yetişmiş. Kız, bu sefer de bir su atar ve devle aralarına azgın sular girer. Dev, bu suları geçemez ve kızın arkasından” yedi yıl hasretlik çekiniz” diye ilenir. Saraya üç adımlık mesafe kaldığında kız çeşme başında durur. Oğlana, “anam bize ilendi, daha sonra ilenci çekeceğimize şimdi başımızdan savalım, burada yedi ay seni bekleyeyim” demiş. Oğlan, çaresiz kabul etmiş. Saraydan bir cariye çeşmenin başına gelmiş, ağacın tepesinde kızı görünce kıskançlığından kara kalbi kabarmış. Kıza yalvar yakar yanına çıkmış. Aylardır ağaç başında olan kız, can yoldaşı bulmanın sevinci ile başından geçenleri bir bir anlatır. Hem kalbi hem yüzü çirkin olan bu kapkara kız kızın tılsımını sorar. Saf kızcağızda başındaki üç iğneden, birçok şeye hükmedebildiğinden ve üçü birden çıkarsa kuş olacağından bahseder. Kara kız bir yolunu bulur bunları alır ve kız bir kuşa dönüşür uçar gider. Kavuşma günü geldiğinde şehzade kara kızı görünce şaşırır ama ağaç tepesinde yaşamaktan böyle olduğunu yıkandıkça ağaracağını düşünür. Derken evlenip bir de bebek yaparlar ama kız bir türlü düzelmez. Sarayın bahçesindeki ağaçlara bir kuş gelir her gün aynı saatte konar ve ağaçları kurutur. Şehzade, bu kuşu yakalatır ve altın kafese koyar. Kuşunu da pek sever herkesten korur. Kara kız şehzade seferdeyken kuşu kestirir, bir güzel yer ama gel gör ki kuşun bir damla kanından bir selvi ağacı yükselir, büyür. Kuşunun acısını bu üç günde yükselen selvi ağacı ile unutur. Kara kız bu selvi ağacını da kestirip, bebeğine beşik yaptırır. Kesim sırasında biraz yongayı evine götüren koca karı; bir de ne görsün, yoncanın içinden güzeller güzeli bir kız çıkar ve beraber yaşamaya başlarlar. Padişah sefere çıkmadan saraydaki hayvanları halka dağıtacağını söyler. Herkes kapıya gider padişahtan hayvan ister. Koca karıda gider ama onun yaşlılığına bakıp bir kötürüm tay verirler. Mercan kız, padişah seferden dönene kadar tayı bir küheylana çevirir. Atı almaya gelen görevliler şoka girer ve atı ahırdan çıkaramaz. Bunu duyan padişah merakına yenilir ve ahıra gelir. Atı kim bu hale getirdiyse ahırdan da o çıkarsın der. Mercan kız çıkar gelir. Padişah ve mercan kız tekrar evlenir, mutlu mesut yaşarlar. Kara kız ise kırk katır ile cezalandırılır.

Yazar: Ceren Kozalıoğlu

Billur Köşk Masalları Yorumları

Billur Köşk Masalları Yorum masalların hepsi çok güzeldi

04-09-2017 18:49 !!

Yorum Yaz

:: Tahir Alangu ::
:: Tavsiyeler ::
:: Kitap Rehberi ::
:: En Son Yorumlar ::


reklam veriletişim • © 2017 YazarOkur Kitap.